Acının Coğrafyası

Bir savaş fotoğrafçısı için en zor an, ölüm anını yakalamak değildir.
En zor an; karşında duran toplumun henüz ölmediğini ama artık yaşamadığını da fark ettiğin — ve bu sessiz cinayeti gösterecek tek bir kanlı gövde, somut bir yara bulamadığın o çaresizlik anıdır. Ruhun ve vicdanın çürümesi, en sinsi kameradan bile gizlenmeyi başaran görünmez bir zehirdir çünkü.
Fotoğraf makinemi aldım ve otelden çıktım. Saat sabahın dördüydü.
Moskova’nın o saatte insanı boğan tekinsiz bir kokusu vardı: Lağım, kalitesiz linyit kömürü ve ıslak, rutubetli beton birbirine karışmış, insanın üzerine kalıcı bir utanç gibi yapışıyordu. Nefes aldığımda akciğerlerim bir an direniyor, sonra bu ağır infaza teslim oluyordu. Yürürken ayak seslerim buz tutmuş karın üzerinde çıtırdıyordu; sanki koca bir şehrin kemikleri kırılıyordu ayağımın altında.
Arbat Caddesi… Puşkin’in yürüdüğü, Tolstoy’un soluk aldığı ve Nazım Hikmet’in memleket hasretiyle yandığı o taş döşeli uzun yol, Moskova’nın yüzyıllardır kendine anlattığı en zarif masaldı; şehrin hafızası, onuru ve şiiriydi.
O sabah ise burası, haysiyetin yağmalandığı bir mezat alanına dönmüştü. Kaldırımın her iki yanına dizilmiş insanlar, elleri soğuktan ve utançtan titreyerek önlerine serdikleri geçmişlerinin başında duruyorlardı. Eski gümüş kaşıklar, çerçevesi çatlamış aile fotoğrafları, altı çizilmiş eski kitaplar, anneanneden kalma porselen fincanlar kirli bir gazete kağıdının üzerine birer ceset gibi bırakılmıştı.
Bir kadın gördüm. Altmış küsur yaşındaydı. Üzerinde, o dondurucu kışa hiçbir hayrı dokunmayan, besbelli ki çok daha güzel günlerden kalma solgun, çiçekli bir palto vardı. Elinde kristal bir vazo tutuyordu. Vazoya öyle bir sarılmıştı ki, sanki elindeki cam parçası değil, toprağa vermeye kıyamadaki son evladıydı. Satmak zorundaydı ama bırakamıyordu.
İçimdeki o mesafeli, profesyonel fotoğrafçı makinayı kaldırdı. O an kadının buğulu bakışlarıyla karşılaştım. O gözlerde açlığın değil, dürüst kalmış bir ömrün hırsızlar karşısında diz çöküşünün o korkunç mahcubiyeti vardı.
Makinayı usulca indirdim. İçim ezildi. Sanki o an zehirli bir uyarı saplandı göğsüme: Başkasının acısına sadece bakamazdım, onu bir tiyatro gibi izleyip çekip gidemezdim. Bazen en gerçek fotoğraf, o acıyı metalaştırmamak ve sömürmemek için hiç çekilmeyendir. Çünkü trajediyi sürekli bir vitrin ürünü gibi sergilemek, zamanla onu izleyenleri dilsiz birer dikizciye dönüştürür, vicdanı köreltirdi.
Kadının o bakışları ve sessizliği o sabah Arbat’ı yuttu.
Arbat’ın sonunda, sisin içinden kibirli bir dev gibi beliren Metropol Oteli hareketsiz bıraktı beni. Taşa işlenmiş Art Nouveau çiçekleri ve kubbelerinin altındaki freskleriyle bu bina, bir zamanlar Rus dehasının zarafet resmiydi. Şimdi ise kapısından siyah, zırhlı BMW’ler çıkıyordu.
İçinden inen adamlara baktım; üzerlerinde devasa vizon kürkler, parmaklarında kaba altın yüzükler, ağızlarında pahalı purolar… Yüzlerini tanımıyordum ama o bakışı çok iyi biliyordum. Dünyanın her çağında ve her coğrafyasında değişmeyen o bakış: Dokunulmaz olduğunu bilen, hesap sorulmayacağından emin olan, başkasının hakkını çalarken bile kibirle yürüyen muktedirlerin bakışı.
Tarih, her zaman galip gelenlerin zafer alayıydı ve o şatafatlı saraylar, aslında arkada ezilenlerin üzerine kurulmuş birer barbarlık belgesiydi. Dünün o sözde eşitlikçi parti bürokratları, bugünün o kirli yağmacı oligarkları olmuştu; sadece tabelalar değişmişti.
Biri diğerine eğildi, bir şeyler fısıldadı yardakçısına ve kaba bir kahkaha patlattı. O arsız kahkaha, Arbat’taki yaşlı kadının kristal vazosuna çarptı, o kadının asil sessizliğini ezip geçti.
Krasnaya Presnya Caddesi’ne saptım. “Kırmızı Pınar” demekti adı. 1905’te işçilerin barikat kurup boyun eğmeden kurşuna dizildiği o kutsal sokak taşlarının altında, tarihin isyankâr onuru yatıyordu hâlâ. Geçmiş, sadece resmi kitapların yazdığı düz bir çizgi değildi; ezilenlerin biriken öfkesiydi.
Karşıdan vardiyası biten ZİL (Zavod imeni Likhachyova) fabrikasının işçileri geliyordu. Dün Kızıl Ordu’nun o canavar gibi askeri kamyonlarını, Politbüro’nun kurşun geçirmez limuzinlerini üreten, bu ülkenin en gururlu, omuzları dik sanayi devleri…
Şimdi ise kafaları göğüslerine gömülmüş, nasırlı ellerini bomboş ceplerine saklamış, evde yollarını gözleyen aç çocuklarına tek bir somun ekmek bile götürememenin o ağır kamburuyla yürüyorlardı. Aylardır tek kuruş maaş alamamışlardı. Bir adam durdu yanımda. Yüzü taş gibi donmuştu. Ceketinin yaka düğmesi kopuktu; dondurucu Moskova ayazı o delikten içeri sızıyordu ama adam üşümüyordu bile. Ruhunu öyle bir çaresizlik uyuşturmuştu ki, etindeki soğuğu çoktan unutmuştu.
Biraz ileride, duvarın dibine birer çöp torbası gibi fırlatılmış gencecik askerleri gördüm. Üzerlerinde o ağır, koyu yeşil askeri üniformalar, omuzlarında şerefli rütbeler vardı. Göğüslerinde ise Afganistan’dan, Çekoslovakya’dan kazandıkları onur madalyaları asılıydı. Canlarını siper ederek aldıkları o madalyaları satıyorlardı şimdi. Kemerler, kalpaklar, nişanlar üç kuruşluk votka ve ekmek parası için yabancılara uzatılıyordu.
Yirmi iki yaşlarında bir çocuk döndü bana, elindeki madalyayı uzattı. Bir şey söylemek için ağzı açıldı, dudakları titredi ama kelimeler boğazına düğümlendi. Gözleri doldu, başını utançla yere eğdi. Vatanı koruyan o yiğidin kendi vatanının sokaklarında dilenci durumuna düşürülüşü, bir rejimin sadece ekonomik değil, asıl yürekte bitişinin resmiydi.
Vizörün arkasına saklanıp o çocuğun utancını bir “çöküş estetiğine” çeviremezdim; deklanşöre basmadım. Kamerayı indirdim, karın ortasında, o genç askerin yanında öylece durdum. İkimiz de sustuk. O an anladım; en büyük esaret silahlarla değil, insanların içindeki o kutsal gururu kırarak ve o kırılmış onuru uzaktan izlenen bir tiyatro sahnesine çevirerek kuruluyordu.
Ve o genç askerin arkasında, sisin içinden o uğursuz, kanlı heybetiyle yükseliyordu: Lubyanka. KGB’nin o karanlık, binlerce muhalifin çığlığını bodrumlarındaki ses geçirmez dehlizlerinde saklayan meşhur ana karargahı ve hapishanesi…
Binanın önündeki meydanda, KGB’nin kurucusu “Demir Felix” Dzerzhinsky’nin o devasa heykeli daha birkaç ay önce, o meşhur ağustos darbe girişiminin ardından vinçlerle devrilmişti. Hani o devlet televizyonunda saatlerce Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesinin yayınlandığı, halkın ekranlarda o kuğuları gördüğü an bir şeylerin bittiğini, bir liderin öldüğünü anladığı resmi yasın müziği eşliğinde… Kalabalıklar meydana inmiş, heykeli iplerle aşağı çekmiş, sokaklar kısa bir özgürlük sarhoşluğuyla nefes almıştı.
Alışkanlıklar ve tabelalar değişmişti, Komünist Parti kapatılmış ve Sovyetler Birliği resmen dağılmıştı ama o bina yerinde duruyordu.
İçeride dönen kirli çark hiç değişmemişti; değişen sadece sahiplerdi. Mihail Gorbaçov’un o Batı stüdyolarında alkışlanan “Demokratikleşme, Şeffaflık ve Dünya ile Entegrasyon” masalları kitleleri uyuştururken, Lubyanka’nın yeni sahipleri fabrikaları, devletin tüm kamusal varlıklarını kamyon kamyon arka kapılardan kaçıran o mafyatik parti elitlerinin, politbüro üyelerinin ve bürokratların muhafızı olmuştu.
Yargı, halk açlıktan kırılırken kendi idari bölgelerini birer derebeyi gibi parselleyen, her ihaleden rüşvetini alan o ceberut “Obkom Sekreterlerinin” (Bölge Komitesi Birinci Sekreterlerinin) değil; kaldırımda gümüş kaşık satan o yaşlı kadının, çocuğuna patates bulamadığı için feryat eden komşusunu teselli eden o çaresiz annenin peşindeydi.
Resmi tarih, hep egemenlerin sürekliliğini yazar; tabelaları değiştirir ama zulmün kurumsal devamlılığını gizlerdi. Çürümenin en büyük günahı, insanları sadece yoksulluğa mahkum etmesi değildi; onlara her sabah sahte reform müjdeleri enjekte ederek işkenceyi uzatmasıydı. Umudu uzatmak, o çaresiz insana her gün kendi celladının ipini yeniden yağlatmaktan başka neydi ki?
Gece Gorki Parkı’na girdim. Moskova Nehri’ne uzanan, daha birkaç ay öncesine kadar insanların dans ettiği o canlı park şimdi lambaları sönük, ıssız bir mezarlık gibiydi. Karla kaplı bankların arkasından çocuk sesleri duydum. Yaklaştım.
Dokuz-on yaşlarında birkaç çocuk oyun oynuyordu. Ama kozmonot oynamıyorlardı; pilot, doktor ya da bilim insanı değil… O lüks otellerin önünde siyah camlı arabalara binen, hukukun dokunamadığı o mafya liderlerini oynuyorlardı. Biri dondurucu havaya doğru bağırdı: “Sen kaçıyorsun ama ben seni yakalamıyorum çünkü sen güçlüsün!” Diğeri arsızca güldü. Donup kaldım.
Onlara bunu kimse öğretmemişti; sadece şehri izleyerek, büyüklerin sinmişliğini, adaletin güce tapışını görerek öğrenmişlerdi. Güç kazanır, hukuk güçlünün yanındadır, yakalanmak ise sadece zayıfların kaderidir…
Sürekli adaletsizliğe ve cezasızlığa maruz kalan kitleler, bir süre sonra zulme öfkelenmeyi bırakır; sinsi bir psikolojik mutasyonla zalimin gücüne hayranlık duymaya başlardı. Toplum, korkuyla öyle bir teslim alınmıştı ki, ahlaki felç çocukların zihnine kadar sızmıştı. Halk artık adaletsizliğe öfkelenmiyordu; sadece o rüşvet çarkından kendilerine pay düşmediği için, o siyah arabaların içinde kendileri oturmadığı için hayıflanıyordu. Bu, bir toplumun yaşayabileceği en dip ruhsal ölümdü; insanın tamamen felç olduğu o kör andı.
Otele döndüm. Kör ışıklı odada oturup dışarıya, o karanlık Moskova gecesine baktım.
Ve o an, bu devasa trajedinin baş aktörleri olan o iki lideri düşündüm; Gorbaçov’u ve Yeltsin’i. Koca bir halkın onurunu Batı’nın sahte alkışlarına meze edenlerin, yarın tarihin önüne fırlatılacak o kaçınılmaz sonlarını görmemek imkansızdı. Sokaktaki bu çiğlik, geleceğin utanç vesikalarını o geceden fısıldıyordu sanki.
Gorbaçov, o dünyayı değiştiren “büyük vizyoner” edalarıyla, Batı salonlarında alkış toplarken aslında neye dönüştüğünün farkında bile değildi. Halkını çöpten ekmek toplamaya mahkum eden o kibirli “reform” yalanları, çok değil birkaç yıl içinde onu küresel bir panayırın en ucuz figüranı yapacaktı; bunu görebiliyordum. Kendi trajedisini, yıktığı ülkenin milli onurunu yabancı şirketlerin reklam masalarında bir Pizza Hut’ın reklam yüzü olarak bir dilim pizzaya, Fransız markası olan Louis Vuitton çantalarının reklamında lüks bir çanta fotoğrafına meze edip satacağı o çiğ, o haysiyetsiz gelecek, o gece giydiği şık takımların altından sırıtıyordu. Arbat’taki yaşlı kadın da elindekini satmıştı, o da… Ama kadın mecburiyetten satıyordu, o ise kibrinden ve halkına ihanetinden.
Ya onun açtığı o kirli gedikten büyüyerek çıkan, meydanlarda tankların üzerine fırlayan Boris Yeltsin? Ülkeyi mafya bozuntularına ve çetelere parça parça yağmalatan o adamın akıbeti, kendi vicdan azabının ve alkolün bataklığında çürümek olacaktı. Dünya ekranları karşısında sarhoşluktan sendeleyerek şuursuzca maskaralıklar yapacağı, bir halkın gururunu küresel ölçekte paspas edeceği o utanç sahneleri kaçınılmazdı. Kurduğu rüşvet imparatorluğunun içinde boğulurken, canını ve servetini koruyacak gizli bir dokunulmazlık anlaşması karşılığında koltuğu KGB’den gelen yeni bir güce devredip, sarayının odalarında yaşayan bir hamam böceği gibi saklanarak bitirecekti ömrünü.
İkisi de büyük sandılar kendilerini. Gorbaçov tarihin kahramanlık sayfasına geçeceğini sandı; ama adı bir fast-food kutusunun üzerinde kaldı. Yeltsin sistemi kontrol edeceğini sandı; ama sistem onu yuttu, geriye sadece titreyen, etrafındaki kadınlara sarkıntılık eden sarhoş bir gölge bıraktı. Egemenlerin adları tarihin yaldızlı sayfalarına yazılsa da, o yazılar aslında arkalarında bıraktıkları yıkımın gizlenemeyen izleriydi.
Arbat’taki o çiçekli paltolu kadın… Sabah yine erkenden kalkacaktı. Eşyalarını, o gümüş kaşıkları yeniden dizecekti kaldırıma. Kristal vazoyu tekrar çıkaracak, tekrar gazeteye saracak ve dondurucu soğukta beklemeye başlayacaktı. Kimse onun adını bilmiyordu, kimse onu hatırlamayacaktı. Bizler, acıyı uzaktan izleyen güvenli seyirciler olduğumuz sürece, o insanların gerçeğine asla dokunamazdık zaten. Bazı insanlar tarihin şovunu yapar, bazıları ise o tarihin altında diri diri ezilir. Tarih ise her zaman yanlış olanları ve hainleri lanetle hatırlar.
Şehir akıp gitmeye devam etti. Arbat devam etti, Lubyanka devam etti. Metropol’ün önünde arabalar durdu, kahkahalar yükseldi. Her şey sanki olması gerektiği gibi, hiçbir şey değişmemiş gibi yerli yerindeydi.
Yıkımın en sinsi hali bu işte: Bomba sesi yok, enkaz yok. Sadece bir sabah kalkıyorsun, caddelerde yürüyorsun, binalar yerinde duruyor… Ama o toplumun içindeki insani, ahlaki o kutsal şey çoktan gitmiş. Ve sen onun ne zaman, hangi yalanlara kurban edildiğini asla bilemiyorsun…
Bizlere”ilerleme”, “büyük dönüşüm” ya da “yeni çağ” diye anlattıkları o süslü vitrin, aslında arkada biriken devasa bir insani yıkıntı dağının üzerini örten kirli bir örtüden ibaretti. Sistem o yıkıntıları parlatıp sattıkça, kitleler kendi felaketlerini bir başarı hikayesi gibi alkışlamaya devam ediyordu.
Her şey sonsuza dek sürecek gibi görünüyordu…
Ta ki o çürümenin yarattığı gaz bir gecede tüm ülkeyi havaya uçurana, o tahtlar ve o tahtların arsız sahipleri aileleri ile birlikte tarihin çöplüğünde un ufak olana kadar!

Ali Özoğlu
23 Mayıs 2026