““Uçurum, Uçurum Çağırır”“
Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş… Ünvanını Kuvayımilliye ruhundan alan iki şehrimizde ardı ardına okul baskını oldu. Bu iki terör eyleminde öğrenciler, öğretmenler, güvenlik görevlileri ve polisler yaralandılar ya da hayatlarını kaybettiler.
Ülkedeki gençlerin hatta çocukların bu tip terör eylemlerine varacak kadar şiddete yönelmiş olması, çoğu kimse için mafya dizilerinin bir sonucu oldu.
Mafya dizilerinin bir etkisi olduğu inkâr edilemez ama bu iki terör eylemi de mafya dizilerine özenmenin sonucu olamayacak kadar farklı eylemlerdir. İki olayda da saldırganlar intihar ettiler. Mafya olmak isteyen, kameralar gelince silahını bırakıp teslim olurdu.
Öldürmeyi, yaralamayı, işkenceyi merak eden ve sanal ortamdaki hemen her kanal üstünden her yaştan vatandaşa ulaşarak psikolojik zorbalık yapan hasta ruhluların varlığı görmezden gelinmemelidir.
Hatırlayın, yakın zamanda katledilen bir hanım öğretmenimizi öldüren katil de öldürmeyi merak ediyordu. Bu, mafya dizilerine bağlanacak bir şey değildir.
Bu dizilerin olumsuz etkileri vardır. Bizde suçu anlatan diziler “Bunlar hayatın gerçekleridir.” gerekçesiyle savunulsa da suç dünyasının gerçeği; elmayı daldan düşürür gibi patır patır adam öldüren ama yufka yürekli, yeri geldiğinde sevdiği ya da evli olduğu kadını aldatan ama mert karakterli, haraç vs. kesmeyen ama belirsiz kaynaklarla lüks içinde yaşayan karakterler değildir.
Suç dünyasında kurnazlık, dosta ihanet, namertlik, ihaleye fesat karıştırma, tehdit, rüşvet, hakka girme, zorbalık, şantaj, para için kadın satma, menfaat için vatan satma vardır.
Bir kısım gençlerin bunlara özendiği çok açıktır.
Ancak söz konusu terör eylemlerinin gerçeği bambaşkadır. Acı vermekten ve acı çekmekten hoşlanan katil ruhlu kimseler her zaman olmuştur. Önemli olan bu hasta ruhları besleyen ve serbestçe dolaştıran kaynaklardır.
Bunlar da ne öyle fırsattan istifadecilerin sansür naralarıyla ne de özgürlük gibi kutsal bir kavramı başıboşlukla karıştıran sinsilerin nutuklarıyla tespit edilemez.
Bu, çok geniş kapsamlı bir konudur ve uzun bir süreçtir. Çözüm sunmadan önce sorunu, sorunu tespit edince de kaynağı tespit etmek gerekir. Çözüm ondan sonra gelmelidir.
Aziz Nesin’in “Ölmüş Eşek” kitabında, tahtalıköyden Eşekarısı dostuna mektup yazan Ölmüş Eşek’in anlattığı bir olay vardır. Ölmüş Eşek’in cansız bedeni yerde yatarken başına toplanan kalabalıktan bir kısım insanlar ahlarla, vahlarla sızlanırken bir kısmı Avrupa’da, Amerika’da neler olduğunu anlatır. Diğer bir kısmı da sürekli “Yahu ne duruyoruz? Adam ölüyor yahu!” deyip durur.
Sonuçta kimse bir şey yapmaz. Bu konuşmalardan sonrası Türkiye’nin değişmeyen trajikomik halleridir.
İşte biz bugün X denen platformda bu durumdayız.
Kur’an’da “Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?” ayeti vardır. Bilenle bilmeyenin bir olmaya yaklaştığı bir zamandayız. Demek ki hâlâ uçurumun kenarındayız.
Mustafa Kemal’in uçurumun kenarından alıp bayındır hale getirdiği o yıkık ülkeyi yeniden harabe yapmak istiyorlar.
Ve biz, Ölmüş Eşek’in başında toplananlar gibiyiz.
Doktor mu suçlu, hasta mı? Öğretmen mi suçlu, öğrenci mi? Ülkeden göçenler hain mi, ülkede kalanlar enayi mi?
X’te “Menemen soğanlı mı olur, soğansız mı?” diye bir paylaşım yapılsa altında kıyamet kopar. İşte toplum bu kadar kışkırtılmış vaziyettedir.
Dindar ve kindar bir nesil isterken başarılı bir şekilde aşılayabildikleri tek şey kindarlık oldu. Dindar gibi görünen ama neoliberallerin piyasa İslam’ını temsil eden kitle de cabasıdır.
Doğruları söyleyen dindara da tahammülü olmayan hatta Müslüman dahi saymayanlara dindar ve kindar diyebiliriz.
Türkiye’nin içinde bulunduğu paradokslardan bir tanesine küçük bir örnek verelim.
Kimi vatandaş IŞİD vb. terör örgütlerinin bulunduğu ve gençlerin çetelere özendiği bir zamanda bireysel silahlanmayı gündeme taşırken kimi vatandaş da bu tehlikeli örgütlerin olduğu bir zamanda bireysel silahlanmanın zararlı olabileceğini düşünüyor.
Güvenlik güçleri ve yargı kurumları yok mudur? Elbette vardır. Ancak toplum kendini tehlikede hissetmeye başladığı zaman herkes kendine şunu sorar: Güvenlik güçlerinin yetkisi kısıtlanırken, yargı kurumlarının verdiği cezalar caydırıcılıktan uzaklaştırılırken saldırganla benim arama kim girecek? Bir namlu bana doğrulduğu zaman, yargısı ve güvenlik gücüyle soğukkanlı olmamı sağlayacak bir asayiş mevcut mudur?
Hiçbir polis, canlı bombayı durdurması gerektiğinde “Soruşturma yer miyim? Görevimden olur muyum?” diye düşünmemelidir. Güvenlik güçlerini hem birtakım sözde sivil toplum kuruluşlarının uyduruk hümanist argümanlarından hem de siyasi partilerin sıkıştırmalarından kurtarmak gerekir.
Sivil ve asker-polis arasındaki bağ eskisi gibi kuvvetlendirilmeli ve güvenlik güçlerinin siyasetçiler karşısında daha öz güvenli olması sağlanmalıdır.
Görülüyor ki Türk gençleri sokağa çıktığında polislerin bir kısmı hayli etkilidir. Herhangi bir saldırgan karşısında ise tereddüt ve alttan alma hali daha fazladır.
Siyasi iktidarın tüm bu meselelerde tavrı bellidir.
Okul baskını olur, Gladio der. Yolsuzluk ortaya çıkar, komplo der. Ekonomi geriler, muhalefet der. Sorun çıkar, sansür ister. Eğitim hepten bozulur, laiklik der. Eleştiri olur, darbe der. Aydın konuşur, tutukla der. Belediyeyi kaybeder, operasyon der.
Hem bunları başkalarının üstüne atarak olumsuzlukları kabul eder hem de güllük gülistanlık bir tablo çizerek dünyanın bizi kıskandığını iddia eder.
Ne diyelim?
Mağduru daha da mağdur etmeyi dünya standartlarında çağdaş hukuk olarak görmeye devam edelim. Batılılara uyacağız diye bize uymayan standartları hayatımızın her alanında başımızın tacı yapalım. Varsın, başımızda eğreti dursun.
Ama bir şeyi de unutmayalım.
Çürüğü ayıklamazsan çürük, taze olanı da bozar.
Suça sürüklenen çocuk, taze bahar kokan çocukları hayat dalından koparmaya devam ediyor.
Aslı Latince olan bir söz vardır: “Uçurum, uçurumu çağırır.”
Hatalar hataları ve yıkımlar yıkımları çağırır.


