İnancı Zincire Çevirenlerin Diyarı
Bir ülkede devleti yönetenler kendi halklarını kafa koparma, asma, parçalama, yakma gibi eylemlerle tehdit ediyorlarsa o ülkede kopan, asılan, parçalanan, yakılan ilk şey insanlık ve milli birlik olacaktır.
Milli birliği bozulan ülkelere demokrasiyi (!) 1 tonluk bomba taşıyan uçaklar getirir. Nefretle yönetilen ülkelerin topraklarında kanlı baharlar filizlenir. Kendi milletini zorbalayan bir idareci, bir gün mutlaka rezil duruma düşecek ve boynuna geçirilen ilmikle değil güç zehirlenmesiyle yok olacaktır.
Kendi ülkesini olduğu gibi zorbalara teslim edenler ve direnenlere umutsuzluk aşılayanlarsa kanlı baharları bekleyen tüm ahmaklar gibi ellerini gökyüzüne açacak; ABD’den, Siyonistlerden medet umacaktır.
Bugünün İran’ın yaşadıklarını 100 yıl önce biz de yaşadık. Her zaman söylediğimiz gibi nasıl ki tarih bugüne ışık tutabiliyorsa bugün de bazen geçmişin psikolojisini aydınlatır.
Tarihi çarpıtarak ideolojik fitnelerle insanımızı birbirine düşman etmekten çekinmeyen ajanlar ve sosyal medyanın kerameti kendinden menkul birtakım maymunları, tarihî meseleleri topluma daima alakasız ya da kırpık, çarpık bilgi ve görüşlerle sunar.
Oysaki hiçbir devlet sizi kara kaşınız için sevmez, kara kaşınız için sizden nefret etmez. Menfaati için nefret duyduğu dudakları öpebilir ya da hainlik fısıldadığı kulakları koparabilir. Bir adamı sadece koluna takmakla güç zehirlenmesi yaşatıp diktatörlüğe soyunduran emperyalist lider, bir gün o diktatörü kendi koltuğu için de ekonomik menfaatleri için de satabilir. Koltuğu için kendi halkını kandırmaya teşebbüs eden bu lider, kendini tanrı ilan etmesine ramak kalmış zengin diktatörü üç kuruşluk menfaat için satar.
100 yıl önce de gerçek buydu, bugün de gerçek budur.
Türkiye’de meşrutiyet ilan etmek isteyen çevreleri destekler görünen İngilizler, meşrutiyetin hemen arkasından tavır değiştirmekte gecikmediler. İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, İstanbul’daki İngiliz diplomatlara gönderdiği bir telgrafta İslam ülkelerindeki sömürgelerinden bahsederek Türkiye’de meşrutiyetin sağlamlaşmasının kendi zararlarına olacağını, eskiden istibdatı bahane ederek kendi yumuşak yönetimlerini örnek gösterdiklerini ama şimdi meşrutiyetin gelişmesi ve sağlamlaşmasının kendi aleyhlerine döneceğini anlatıyor.
Ve sonra İttihatçıların, Osmanlıların da üstü çiziliyor.
Bir asır önce de bir asır sonra da çözümü İngilizlerde, Amerikalılarda, Ruslarda arayanlar çok oldu. Bunları değerlendirirken daima hain ilan etme amacıyla düşünmezsek olaylara daha gerçekçi yaklaşırız. Öyle ya da böyle ortada bir istibdat idaresi vardır, memleketin gençleri ne acıdır ki Mason kulüpleri başta olmak üzere yabancıların cemiyetlerinde buluşmakta, ancak orada rahatça fikirleşebilmektedir. Burada suç, bu gençlerde midir? Birazdan tekrar bu konuya geleceğiz.
Bu meseleye başka yazılarımızda tekrar değineceğiz ama şu iki noktayı hatırlatalım:
1- Grey’in ne kadar haklı olduğunu Milli Mücadele ve sonrasında gördük.
2- Batılılar daima sömürge olarak gördükleri ülkelerin geri kalmasını isterler. Sonuç itibariyle onlar açısından en önemlisi kendi menfaatleridir. Batı’nın kafasındaki insanlık kendinden ibaret olduğu için bilim, teknoloji ve felsefede yaptıkları bunu fark ederek takip edilmelidir. Fransa’yı yenilikçi bir padişah döneminde Mısır’a getirmekten alıkoyan bir reform var mıdır?
***
Evin Cezaevi’nde yaşananları az çok bilirsiniz. Cehennemlik olmaları için tecavüz edilen kadınlar uydurma değil gerçektir. Rejimin ilk günlerinde 12 yaşındaki çocukların eline silah verip muhafız yapan, onların çocukça düşüncelerini zalimleştiren, her köşe başına elinde cariye kataloguyla gezen imam salan din adamları, İran’ı asırlar boyu geriye götürmüş ve atalarımızın da çok eskiden beri yaşadığı bu ülkeyi tam da emperyalistlerin istediği gibi çoraklaştırmıştır.
“Davulun sesi uzaktan hoş gelir.” misali zorbanın tokmağını küçümseyenler, mazlumun başına inen darbeden incinmezler. Böylelerinde cehalete dayanan hamaset duygusu ağır basar. Tanrı’nın bekçiliğine soyunan bir kimsenin ne kadar zalimleşebileceğini iyi düşünmeden herhangi bir dinî rejimin kurulmasını isteyenler rüya aleminde gezmektedirler.
Duayla memleket yönetmeye kalkarsan İsrail gibi, Amerika gibi şeytanları çağırırsın.
Üstelik halkın da demokrasiyi bir hanedandan, o hanedanı kollayan bu şeytanlardan medet umar hâle gelir.
İran ve İsrail el ele dinciliği bitiriyor aslında.
Asıl mesele şu: Yeni Osmanlı hayalleriyle bölgeyi kendine düşman eden, kazanım elde edeceğini sanan, mafyalaşmış zenginlere iş alanı açmaya kalkan, bölgede sözünün geçtiğini zanneden siyasetçiler haritanın farkında mıdır?
Çevremizde bombalanmayan, yıkılmayan, demokrasiyle (!) tanışmayan kaç ülke kaldı?
Kemalizm sadece Türkiye’ye değil bütün bölgeye barış getirecekti. Yine getirecektir ama onu tasfiye etmeye kalkanların kaybettirdiği yılların bir bedeli olacak. Biz ise Namık Kemal’in “Merkez-i hâke atsalar bizi / Kürre-i arzı patlatır çıkarız!” dizelerini söylemeye devam edeceğiz.
Yazımızı Ali Özoğlu’nun muhteşem şiiriyle noktalıyoruz:
“KANDAHAR!
Adında “kan” var derler,
Oysa narın kalbidir avuçlarındaki kızıllık…
Har derler,
Çölün sabrı güneşte kızarınca konuşur…
Bir harf eksilse “anda” kalır,
An’da yaşar şehir,
Geçmişi sırtında, geleceği meçhul…
İnancı zincire çevirenler, gölgelerini minare sanır.
Ama herkes bilir:
Tanrı korkuyla değil,
Merhametle büyür… Kanda har,
Kanla değil,
Harflerle yakar da insanı Kandahar’da
Çocukların açlığı,
Kadınların ölü gözleri
Yakar insanı…
Kanda har…
Bir gün Kan gider de
Har kalır geriye…”


