SÖZCÜ TV RÖPORTAJININ ARDINDAKİ TİYATRO:
CHP’YE BUTLAN FÜZESİ
Sözcü TV ekranlarında gerçekleşen o malum canlı yayın seansını izlerken PR stratejilerinin makyajlı perdelerini yırtıp atıyorum.
Geriye tek bir çıplak, buz gibi gerçek kaldı: Karşımızda “partiyi kirlilikten kurtarmaya gelen bir kahraman” falan yok. Meşruiyetini sandıkta kaybetmiş, iktidar güdümlü yargının ürettiği bir “butlan” kararına sığınarak kurucu koltuğa tünemiş, siyasi ömrünü uzatmak için son kozlarını oynayan, köşeye sıkışmış bir aktör var.
Aylardır meydanda, sokakta bizzat halkın içinden bakan ve KILIÇDAROĞLU’nu yakından tanıyan bir göz olarak o gece Sözcü TV’deki röportajı en gerçekçi haliyle masaya yatırıyorum.
İşte o “Ofansif Defans” taktiklerinin arkasındaki gerçekler ve bu yeni hamlenin, Genel Başkan Özgür Özel liderliğinde onlarca yıl sonra birinci parti olan CHP’nin yakaladığı o muazzam ivmeyi içeriden yıkma çabası.
Akın Gürlek Çelişkisi ve “Kötünün İyisi” Tuzağı
Açık konuşalım: Bu Bay Kemal o koltuğa nasıl oturdu?
Cevap net: Seçimle değil, tabanın iradesiyle değil; saray eksenli olduğunu defalarca söylediği bir mahkemenin verdiği usul kararıyla.
Yıllarca meydanlarda “Yargı siyasallaştı, Akın Gürlek iktidarın aparatıdır, adalet can çekişiyor” diye bağıran kurumsal hafıza bizzat Bay Kemal’in kendisi değil miydi?
Bugün ise aynı mekanizmanın ürettiği karara “Hukukun gereği, uymak zorundayım” diyerek sığınıyor.
Zekeriya Öz Paraleli: Dün FETÖ yargısının, Zekeriya Özlerin kumpas kararlarına haklı olarak “gayrimeşru” diyen ve Akın Gürlek’e günümüz Zekeriya Öz’ü diyen zihniyet, bugün kendi koltuğunu korumak için bugünün siyasallaşmış yargısını referans alıyor.
İnsanın aklına o yıkıcı soru geliyor: Eğer bu sistem gayrimeşruysa, seni getiren karar nasıl meşru oluyor?
“Ben Olmasam Daha Kötü Olurdu” Sığınağı: Savunmasının merkezine koyduğu “Ben gelmeseydim partiye kaymakam (kayyum) atanacaktı” tezi, tam bir acizlik beyanıdır.
Yani diyor ki: “Ben en iyi seçenek değilim, en kötüyü engelleyen kişiyim.”
Bu mantıkla siyaset yapılır mı?
Toplum bu söyleme inanmaz, arkasından gitmez; bunun tasarlanmış bir proje olduğuna inanır!
Kurtarıcı Rolü ve Ekranda Patlayan Çelişkiler
Ekranda izlediğim figür, ağır bir “kurtarıcı” saplantısı ve narsistik bir yarılma içindeydi.
Adam aynı anda üç çelişkili rolü birden oynamaya çalışıyor:
Hem “Mahkeme karar verdi, uymak mecburiyetindeyim” diyerek pasif kurban oluyor hem “Partiyi bu bataktan ben çıkaracağım” diyerek Kahraman oluyor hem de “Rüşvetçileri temizleyeceğim” diyerek arındırıcı rolüne soyunuyor.
Kusura bakma ama bu üçü aynı anda hayatın olağan akışına aykırıdır.
Bu ucuz tiyatro, seçmenin ve Türk halkının zekasına hakarettir.
Mecbur olan kişi kurtarıcı olamaz, kurtarıcı olan kişi de kurallara mahkûm değildir.
Sorumluluğu üzerinden atmak için kurbanı oynayıp gücü elinde tutmak için kurtarıcı taklidi yapmak, bu milletin gözünde inandırıcılık krizinden başka bir şey üretmez.
Gazeteciler (Barış Terkoğlu ve Aslı Kurtuluş Mutlu) halkın %90’ının bu geri dönüş yöntemini onaylamadığını anketlerle yüzüne vurduğunda ise doğrudan üste çıkma taktiğini devreye soktu.
Suçluyu medya ilan edip koca bir halkı da “manipüle edilmiş trol, gerçeği göremeyen bir yığın” yerine koydu.
Gazetecilere “Siz gidin o genel başkan yardımcılarını sorgulayın, beni niye sorguluyorsunuz?” diye fırça atması, köşeye sıkışan bürokratın hedef saptırma kurnazlığıdır, başka bir şey değil…
“Arınma” Maskesi Altında Çiğnenen Kadim Yol
Ağzına doladığı o “arınma” kelimesi, aslında masum bir temizlik hareketi falan değil; kendisine biat etmeyen öz evlatlarını tasfiye etmenin ahlaki kılıfıdır.
Bu söylem, bu toprakların, bizzat kendisinin de ait olduğu o kadim coğrafyanın ahlaki kodlarıyla taban tabana zıttır.
Türk milleti için bir kural vardır: “Yol cümleden uludur.” Yani hiçbir şahsi hırs, hiçbir koltuk sevdası, o büyük bütünlüğün, ortak inancın önüne geçemez.
Kurultay salonunda delege iradesiyle kaybettiğin meşruiyeti, devletin siyasallaştı / ceberrut dediğin yargı koridorlarından devşirdiğin sahte bir güçle geri almaya çalışmak, o inanç hafızasında tam bir “düşkünlük” (yoldan sapma, rızasızlık) hikayesidir…
Dahası, kurultayda para dağıtıldığını iddia eden rüşvet itirafçısını sırf kendisine biat ettiği için el üstünde tutup oğlunu A takımına alırken suçu kanıtlanmamış muhalif isimleri tek kalemde “kirli” ilan etmek, yılların “Adaletli Kemal” imajının sahadaki feci iflasıdır.
Kendisi daha bu çelişkiden aklanmamışken başkasını yargılamaya kalkması, “Önce kendi nefsini pak eyle” ilkesinin ayaklar altına alınması değil de nedir?
Büyük Umudun Katledilişi
İşin en acı verici, en affedilmez tarafı ne biliyor musunuz?
Bu “butlan” hamlesinin partinin geleceğinde yarattığı o devasa enkaz.
CHP, baraj altında kaldığı o karanlık yıllardan sonra, ilk kez yerel seçimlerde muazzam bir dip dalgası yakalamıştı.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi aktörlerin sahadaki devasa rüzgarıyla birinci parti konumuna yükselmişti. Millet ilk defa bir umut ışığı görmüştü.
İşte mahkeme kapısından çıkan bu zihniyet, o büyük yükselişi güdümlü bir füzeyle vurdu:
Bay Kemal kendisini hâlâ seçimi kaybetmiş bir lider olarak görmüyor.
“Ben içeride tasfiye edildim ama bak haklılığım ortaya çıktı” diyerek kendini acındırma ve pazarlama derdinde.
Bu yüzden vizyon değil, muhasebe konuşuyor.
Röportajın %80’i geçmişi aklama çabası.
Yerel seçimlerdeki o kolektif başarıyı, belediye başkanlarının yarattığı rüzgarı tek başına kendi hanesine yazma uyanıklığı, o büyük toplumsal ittifakı içeriden çökertme hamlesidir.
İsmail Cem referansıyla süslediği “Osmanlı coğrafyasında büyümeliyiz, Libya anlaşması değerlidir” çıkışı, ilk bakışta bir dış politika yorumu gibi görünse de aslında tamamen delege yapısını kendi lehine değiştirmek adına 4-5 ay zaman kazanmaya çalışmak için iç siyasi meşruiyet devşirme ve iktidar aklına selam durma hamlesidir.
Bu söylem, kendisini o koltuğa oturtan yargı mekanizmasının arkasındaki statükoya, yani iktidara verilmiş bir “uyum” mesajıdır.
Bu İhanetin Sonucu Nedir?
Toplumun iktidara karşı biriktirdiği öfke ve değişim arzusu, CHP’yi birinci parti yaparak somut bir umuda dönüşmüştü.
Kılıçdaroğlu’nun mahkeme koridorlarında başlattığı bu iç savaş, CHP’nin yönünü iktidardan ayırıp kendi içine çevirdi.
Hedef tahtasında artık saray değil, mevcut CHP yönetimi ve belediyeleri var.
Bu durum iktidarın ekmeğine yağ sürmekten başka neye yarar?
Bay Kemal bugün CHP’nin geleceğini değil, tasfiye edilmiş bürokratik elitlerin koltuk sevdasını ve partinin geçmişteki yenilgi hafızasını temsil ediyor.
Toplumun önüne yeni bir Türkiye vizyonu koymak yerine, eski dosyaları ve parti içi intikam senaryolarını uygulamaya koyan bu zihniyet, partiyi yeniden seçim barajı altında konforlu ama iktidarsız bir karanlığa hapsetmeye çalışıyor.
Sözün Özü: Yol Bitti, Maske Düştü
Bir savaş fotoğrafçısı olarak en tarafsız gözle baktığımda o an, maske tamamen düştü.
78 yaşında “Ben eşimle, çocuklarımla huzur içinde yaşamak istiyorum” dedikten hemen sonra o koltuğa yargı marifetiyle yapışan figür, demokrat bir dede falan değildir…
Karşımızda, sırf “Ben haklıydım” diyebilmek ve tarih önünde şahsi bir aklanma yaşayabilmek uğruna, onlarca yıldan sonra ilk kez yakalanmış olan o tarihsel “birinci parti” meşruiyetini ve bu milletin geleceğini canlı yayında ateşe vermeyi göze almış hırslı bir bürokrat durmaktadır.
Bay Kemal, Ankara’daki soğuk bir genel merkez koltuğu için, bu toprakların vicdanındaki o büyük tarihsel “yol”u kurban etmiştir.
Sözcü TV ekranında gördüğüm çıplak gerçek tam olarak budur…
Ali ÖZOĞLU
22 Haziran 2026


