“Ad Astra Per Aspera…”
“Karanlığın içinden yıldızlara doğru…”
Aleksey Maksimoviç Peşkov, 5 yaşındayken babasını kaybetti. Annesi yeniden evlenince babasızlığın zorluğu arttı. 11 yaşındayken annesini de kaybetti. Zaten sekiz yaşından beri çalışıyordu, sadece birkaç ay okula gidebilmişti.
Limanda ve fırında işçi, gemide bulaşıkçı olarak çalıştı. Gemide bulaşık yıkadığı günlerde okuma merakına kapıldı.
19 yaşındayken ölmek istedi. Silahı kalbine dayadı, yine talihsizdi. Kurşun, kalbine gelmedi ama akciğerlerine hasar verdi. Böylece hayatı boyunca çekeceği yeni bir acı daha eklendi.
Çocukken babaannesinin anlattığı masallar, ona ilk zamanlar fark etmediği bir kalem yeteneği kazandırmıştı. Büyük bir yazar, büyük bir fikir adamı oldu.
Kendisine yakışan takma ad, Rusçada “acı” anlamına gelen “Gorki”ydi.
Maksim Gorki karanlığın içinden yıldızlara doğru yükseldiğinde yıl 1936’ydı. Ölümü, kalp ve akciğer yetmezliği olarak kayıtlara geçti. 1938 yılında Buharin, Moskova Duruşmaları sırasında Gorki’nin NKVD ajanları tarafından öldürüldüğünü iddia etti.
Anton Çehov, hayatı boyunca Verem hastalığıyla boğuştu. Savaşı bıraktığında henüz 44 yaşındaydı. Büyük maddi zorluklar içinde yetişti, buna karşın mücadeleyi bırakmadı ve geride birçok eser bıraktı.
Çehov’un meşhur “Martı” oyunun hikâyesi ilginçtir. Oyun ilk St. Petersburg Alexandrinsky Tiyatrosu’nda sergilendi. Yeniliklerle dolu olan oyunun metnini rejisöründen oyuncusuna kadar kimsenin anlamadığı söylenir.
Geleneksel oyunlardan hoşlanan seyirci, oyunu hiç anlamadı ve salonda ıslık sesleri, protesto alkışları yükseldi. Nina rolünü oynayan Vera o kadar korktu ki sesini kaybetti. Çehov, utancından son iki sahneyi izleyemeyerek kulise gitti.
Neyse ki Tiyatrocu Vladimir Danchenko oyunu çok beğendi, Yönetmen Konstantin Stanislavski’ye gönderdi. Stanislavski oyunun hakkını verdi, oyun bu kez büyük ses getirdi. Öyle ki oyunun sergilendiği Moskova Sanat Tiyatrosu’nun amblemi “martı” oldu.
Çehov da karanlığın içine itilmiş ama yıldızlara yükselmişti.
İdeolojisi ne olursa olsun hemen her büyük insan mutlaka dikenli yolları görmüştür. Bu dikenler bazen yoksulluk, bazen anlaşılamamak, bazen dışlanmak, bazen kıskanılmak, bazen değersizleştirilmektir.
Mesele yıldızlara uzanan yolculuğa devam edebilmektir.
Bir tarlada karga kovalayan çocuk, bir vatandan düşmanları kovalayan Mustafa Kemal olmuştur. Kıskanıldı, anlaşılmadı, ihanete uğradı ama yıldızlara yükselip Türkiye’yi ebediyen aydınlatacak bir güneş oldu.
Annesi Zübeyde Hanım da önce eşini, sonra birçok çocuğunu kaybeden bir Türk kadınıydı. Karanlığın içinden yıldızlara doğru yükseldi.
Abdurrauf Fıtrat, Türkistanlı bir aydındı. İstanbul’da dilim karpuz satıyor, yazdıklarıyla Türkistan’ı ayağa kaldırıyordu. Bir gün evinden aldılar, sonra yıllarca haber alınamadı. Ta ki Sovyetler yıldızlarla barışmak isteyene kadar, infaz edildiğini bilemedik.
Yıldız Teknik Üniversitesi’nin bir yıldızı, Battal Mehetoğlu, 14 Ağustos 1922’de öldürüldüğünde 22 yaşındaydı. Mehetoğlu’nun babası at arabacısıydı. Önce bir gözünü, sonra hayatını kaybetti.
Battal’ın anası İnsaf ana, “gece çamaşırcısı” idi.
Oğlunun cenazesinde, “Vay ki oğlumun emeğini elime verdiler!” diye feryat ediyor ve şöyle diyordu: “Gece hasır ördük, gündüz sattık. Damımı 10 bin liraya ipotek ettim ki Battal okuya, bizi de kurtara! Ben yürekli bir Battal yetiştirmiştim. Vatanı kurtaracak, ekmek parası kazanacak. Hani ya Battal’ın katili?”
İnsaf ana, oğlunun acısına 6 yıl dayanabildi. Karanlığın efendilerine lanet okuyup yenip yıldızlara yükseldi.
Karanlık, adam seçmez. Sadece boğmak için vardır.
Nazım Hikmet Ran, Bursa Cezaevi’nde hem dayak yiyor hem de psikolojik işkenceye maruz kalıyordu. Aynı Nazım Hikmet, bu cezaevinde marangozluğa başladı. Dayak yiyor, psikolojik işkence görüyor, Piraye’ye ceviz ağacından çanta yapıyor, “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı, “Ferhat ile Şirin”i yazıyordu.
Şair Ahmet Telli, “sakıncalı yazar” olarak 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra tutuklandı. Karakola giderken çakmakla bıyıklarını yaktılar, sürekli olarak sopalarla dövdüler. Öğretmenlikten ihraç ettiler ama Telli’nin birçok dizesi yıldızlara yükseliyor:
“Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür,
Bir tufan olurum sustuğun her yerde.”
Hüseyin Nihal Atsız, tabutluklara kapatıldı. Tabutluk dile kolay, bedene zordur. En fazla 40 cm genişliğinde, 50 cm uzunluğundadır. Ne kadar ilginçtir ki tabutluklar, her görüşten insanı buluşturan bir yerdi.
Atsız, sürgünlerle ve hapislerle geçen hayatı sona erip yıldızlara ulaşırken arkasında çok sayıda eser bıraktı. Şöyle diyordu:
“Gidiyorum gönlümde acısı yanıkların…”
Ve günümüz…
Ergenekon kumpaslarında 6 yılını cezaevinde savaşarak geçiren Ali Özoğlu, onca iftirayla ve psikolojik baskıyla mücadele ederken bir yandan ebru sanatıyla uğraşıyor; resim çiziyor, şiirler ve yazılar yazıyor, kitap okuyor, mahkemeye çıkınca FETÖ’cü hâkim ve savcılara kumpasları dar ediyordu.
Şöyle diyordu Özoğlu, cezaevinden çıktığı gün:
“Hayatımı 6 yıl boyunca haram ettiler bana, sevdiklerime. Bugün helalleşme günüdür, o haramı helal edeceğiz mutlaka.”
İşte böyle…
Bugün bilhassa sosyal medyadan umutsuzluk saçanlar, kanaat önderi pozlarına girip sadece karanlığı yüceltenler bilsinler ki yıldızlara giden bütün yollar dikenlidir.
Yıldız, barış demektir.
O yüzdendir ki ona ulaşmak isteyenler daima savaşmak zorundadırlar. Bu da sonuna kadar dik duruş gerektirir.
“Sen donanımlısın, okudun, şunu yaptın, bunu yaptın ama az para kazanıyorsun veya işsizsin” diyenlerin fısıltıları, yoldan döndürmeye çalışan şeytanların fısıltısı gibidir.
Yıldızlara giden yolda herkes kendi merdivenini kendi inşa eder.
Yaşarken övgü için yaşayana öldüğü zaman çok söverler.
Ve aynı acıları, aynı sıkıntıları, aynı zorlukları yaşayanlar nerede olurlarsa olsunlar birbirlerini anlarlar.
Despotluğa, karanlığın efendilerine göstereceğimiz direnci yine onların karanlığına karşı savaşımız besleyecektir.
Bu, ebedi bir savaştır.


