Ruhun Çürüme Noktası
Bir savaş fotoğrafçısı için en zor an, çatışmanın ortasında kalmak değildir.
En zor an; vizöründen sızan o evlat acısının, o çaresiz yoksulluğun ve sessiz çığlığın, insanların akşam yemeği yerken televizyonda öylesine izleyip geçeceği sıradan bir “haber”e dönüştüğünü anladığı o andır…
1991 yılının o zemheri kışında, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde, koca bir imparatorluğun un ufak olduğu o coğrafyanın tam kalbindeydim.
Sovyet rejiminin o son demlerinde, yenilmez denilen devasa Kızıl Ordu ve koskoca bir sistem (hem de o ülkenin başında bulunan Mihail Gorbaçov tarafından) dünyanın gözü önünde parça parça dökülüyordu.
Mağaza vitrinleri bomboştu; insanlar dondurucu soğukta bir kalıp sabun ya da bir paket sigara alabilmek için kilometrelerce uzayan kuyruklarda bekliyordu.
Ama bu sefaletin içinde beni en çok çarpan şey, toplumsal ve kültürel düzeyin o inanılmaz yüksekliğiydi. Dünyanın en çok kitap okuyan, tiyatro kuyruklarında bekleyen o eğitimli, entelektüel halkı bir gecede açlığa mahkum edilmişti…
Kadrajıma; dondurucu soğukta elinde Dostoyevski veya Tolstoy kitaplarıyla bir kalıp sabun ya da bir paket sigara alabilmek için kilometrelerce uzayan kuyruklarda bekleyen üniversite mezunları takılıyordu. Kimisi doktor kimisi sanatçı ve bazılarıda profesördü…
Pazar tezgahlarının arkasında, çöp konteynerlerinin diplerinde pazar artıklarını, çürük patatesleri toplayan yaşlı Sovyet emeklilerini, madalyalarını üç kuruşa ekmek parası için satan eski Kızıl Ordu askerlerini fotoğraflıyordum.
Evine tek bir somun ekmek götüremeyen babaların sessiz, kambur açlığı sokakların resmi manzarasıydı..
Ama aynı esnada, Sovyet bürokrasisindeki devasa yolsuzluklar ve rüşvet ağları artık gizli kapılar ardında fısıldanmıyor, her şey herkesin gözü önünde yaşanıyordu.
Kara borsayı elinde tutan çeteler, mafyatik yapılar ve komünist elitler lüks içinde yaşarken, yargı mekanizması sadece bu güç sahiplerini koruyordu..
Devlet televizyonu VREMYA ise her akşam pembe tablolar çiziyor, kollektif tarımın (kolhozların) sözde üretim rekorlarından, sahte istatistiklerden bahsediyordu.
Gazeteciler Politbüro’nun yalanlarını parlatıyor, halk onların yalan yazdığını biliyor, ama sistem bu absürt sahteliği toplumun kılcal damarlarına kadar öyle bir enjekte etmiş ki, toplumsal çürüme “hipernormal” hale gelmişti..
Politbüro rejimi, kitlelerin ruhunu elinde tutan muhalif rock müzisyenlerini, sanatçıları, şairleri ve Sovyet aydınlarını “anti-sovyet yaşam tarzı” veya uyuşturucu gibi uydurma gerekçelerle periyodik olarak gözaltına alıyor, bir süre sonra serbest bırakıyordu..
Bu, onlara suç ortaklığı teklif etmek, toplum gözünde itibarsızlaştırmak ve sokaktaki sıradan insana “En çok sevdiklerinizi, o hayran olduğunuz ikonları bile bir gecede harcarız, ayağınızı denk alın” mesajı vermek için uygulanan kusursuz bir psikolojik harpti…
Politbüro’nun muhalif siyasi yapılara yönelik baskıları, hukukun tamamen bir sopa gibi kullanılması, gücü elinde tutanın tüm kuralların üstüne çıkması… Her şey, insanları aynı anda hem öfkeden delirtmek hem de hiçbir şey yapamayacak kadar yorgun düşürmek için tasarlanmış devasa bir SENKRONİZE GÜÇ gösterisiydi…
Kadrajıma her gün başka bir dehşet sızıyordu.
Birlikten ayrılmak isteyen cumhuriyetlerde, Kafkaslar’da patlayan etnik çatışmaların ortasındaydım.
Sokak ortasında infaz edilen insanların, bombalanan evlerin içinden çıkarılan kadın ve çocuk feryatlarının fotoğraflarını çekiyordum.
Afganistan’dan her gün trenlerle dönen gencecik askerlerin tabutları o meşhur “ÇİNKO TABUTLAR” Sovyet istasyonlarına yığılıyordu..
İşte o an fark ettim ki, bu yoğun acı bombardımanı toplumu daha duyarlı kılmıyordu. Aksine, inanılmaz bir “TOPLUMSAL EMPATİ ÖLÜMÜ” yaratıyordu..
İnsanlar yan dairedeki komşusunun KGB tarafından götürülmesine, sokaktaki sefalete ya da cepheden gelen o gencecik bedenlere bakıyor ama hiçbir şey hissetmiyor gibi yaşıyorlardı…
Susan Sontag’ın o meşhur uyarısı sokaklarda sanki ete kemiğe bürünmüştü: İnsanlar o yaralara artık sadece televizyon ekranında iki kanal arasında zap yaparken öylesine bakıyorlardı; anlık bir “tüh” deyip kendi güvenli odalarına kapanıyor, vicdanlarını anlık bir üzüntüyle aklayıp hayatta kalma refleksine sığınıyorlardı.
Korku herkesi esir almıştı, ses çıkaranların başına gelenler ortadaydı ve bu sinmişlik toplumu kendi cehenneminde zulme, acıya ve açlığa karşı duygusuzlaştırmıştı..
O günlerde o meydanlarda, o sokaklarda yürürken Anton Çehov’un Martı oyunu kafamda dönüp duruyordu. Bu oyunun ilk gösteriminde başrol oyuncusu öyle başarılı oynamıştı ki oyunun ilk perdesi daha bitmeden salondaki izleyiciler sanki kendisine düşman bir ordu birliğine dönüşmüştü.
Başrol oyuncusu kadının tepkiler karşısında korkudan sesi kısılmıştı.
Çehov da bu düşmanlaşan izleyicilerin tepkisinden korkmuş ve oyunu perde arkasından izlemek zorunda kalmıştı.
Anton Çehov Martı oyununda Sovyet toplumunun psikolojik gerçekçiliğini izleyicinin suratına hiç beklenmedik bir an da koca bir yumruk gibi indirmişti ve izleyicinin düşmanca tepkisi oyunun ve oyuncunun kötü olmasına değil, yüzleştiği kendi gerçeğineydi…
Zulmün en büyük zaferi insanları sokağa dökülmekten alıkoyması değildir; evlerinde oturanların kalbini tamamen sağırlaştırmayı başarmış olmasıdır..
Tarihin o en kırılgan ve Sovyetlerin dağılmasının ilan edildiği o an da deklanşöre basarken fısıldadığım o cümle, bugün hala kulaklarımda çınlıyor:
Her şey sonsuza dek sürecek gibi görünüyordu…
Ta ki bitene kadar!
Ali Özoğlu
21 Mayıs 2026


