Tek Kutuplu Dünya, Hürmüz’de Batıyor!
Fransız Yazar Claude Farrere, 1922 yılında Mustafa Kemal ile görüşmek için İzmit’e geldi. Ayağının tozuyla nasihat etmeye kalktı: Daha fazla kan dökülmemeli, artık savaşa son verilmeli, barış masasına oturulmalı.
Mustafa Kemal’in cevabı sert olur: “Bize bunları söylemek için gelen bir kişiyle konuşacak bir şeyimiz olamaz.”
Son günlerde İran’a sürekli nasihat eden sözde siyasetçileri ve gazetecileri görünce Mustafa Kemal’in Farrere’ye verdiği cevabı hatırlamamak mümkün olmuyor.
İsrail, Filistin’de katliam yapıyor. Uzun süredir sürdürdüğü baskı politikasını en vahşi renklere bürüyor, katliam yaptığı yerlerde şölenler düzenletiyor, sonra Epsteingilleri de yanına alarak İran’a saldırıyor.
Bu sefer İran’da masum insanları öldürüyor. Bir ülkenin doğrudan sivil ve asker liderlerini hedef alıyor. Sivillerin ölümünü küçümsüyor, BM’de ülkelerin aklıyla alay ediyor.
Ve Hürmüz’ün suları kabarıp savaş beklenmedik bir hâl alınca içeride, dışarıda “sahibinin sesi” yine harekete geçiyor.
İran’a nasihat edenlerin derdini anlayabiliyoruz. O derdin ne olduğunu, bir kez daha özetleyelim:
Bugün Japonlar kendi siyasetçilerine ABD karşısında eğilip büküldükleri için çok kızsalar da “tarihin sonu” tezini ortaya atan Francis Fukuyama da Japon asıllıydı. Atom bombasının getirdiği anomaliden olacak, kasabın bıçağını yalayan koyun sendromuna kapılan sözde siyasetçi ve fikir adamları, Japon halkının yüzünü kızartıyor.
Fukuyama, “Tarihin sonu geldi!” diyordu, “Tarihin Sonu ve Son İnsan” isimli kitabında. “Tarihin sonu geldi, Batı usulü liberalizm ve demokrasi kazandı.”
Sovyetler 1991’de yıkılmış, güya tarihin sonu da 1992’de gelmişti.
Crumpton’un “İstihbarat Sanatı” kitabında anlattığı gibi ABD’de bir rehavet başladı. Kongre üyeleri arasında CIA’nın ve ordunun bütçesinin azaltılmasını isteyenler vardı. ABD artık rakipsizdi, komünistler yoktu, Çin dikkate alınamazdı, Orta Doğu eldeydi. Bu kadar para harcamaya gerek yoktu.
Ancak güneş doğduğu sürece her zaman hayat vardır. Bir hayat biterken diğeri başlar. Asyalı bir millet olan Türklerin mezarlıklarına gidin. Yeni mezar alanlarının başlangıçta kuru bir arazi olduğunu görürsünüz. Bir süre sonra ise artık orada yeni bir hayat başlayacağını, toprağın hayat bulacağını, yol kenarlarını ve mezarları çiçeklerin, ağaçların dolduracağını göreceksiniz.
Türkçede “bit-” fiili hem sona ermek hem de başlamak anlamındadır.
Sovyetler dağıldığı zaman eski Sovyet toplumları zor ve onur kırıcı günler yaşadılar. Türkiye’de bazı gazeteler yalan yazıyordu. Yoksul bir halkın Türkiye’ye turizm için geldiğini iddia ediyordu. Daha sonraki resmi açıklamalara göre Türkiye’de bir milyon kaçağın olduğu anlaşılıyordu.
Natalia, Nataşa’ya dönüyor ve Sovyetlerin gizli evrakları, II. Dünya Savaşı’nda savaşmış askerlerin miğferleri, ekipmanları, madalyaları ticari müzelerde satılıyordu. Bunları bulabileceğiniz ticari müzeler hâlâ mevcuttur.
Epsteingillerin insan kaynakları (!) Doğu Avrupa’da hazine bulmuştu.
“Kural temelli dünya” dediler ve askeri operasyonları, terörle mücadeleyi, kendini savunma hakkını sadece kendilerine hak gördüler.
Eski tarihin sonu, yeni tarihin başı oldu.
Rusya, Primakov’la kıpırdanmaya başladı ve Putin’le kendine geldi. Çin, 1991’de kendine bile zar zor yettiği sanayi alanlarında ihtiyaç fazlası veren bir ülkeye döndü.
Tek kutuplu dünyaya karşı alternatifler doğmaya başladı.
Türk dünyasının en azından rahat bir nefes almaya başlayacağı, zaman zaman sıkıntılar yaşayacak olsa da istikrarı yakalayacağı dönem de bu dönem olacaktır.
Rusya’nın kuzeyden güneye, Çin’in doğudan batıya ulaşma arzusunda Türk cumhuriyetleri kilit rol oynadığı için Türkistan’a nispeten istikrar yerleşmeye başladı.
Rusya kendince Türk dünyası açılımları yaptı, bazı medya grupları “Türkistan” ifadesini yeniden kullanmaya başladı. Rusya-Çin-ABD-Avrupa-İsrail arasındaki mücadele, Türk dünyasında korunaklı bir çatı oluşturdu.
Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan arasında bazı toprak değişimleri oldu; tansiyon azaldı. Alfabe birliği de Türkiye’nin Batı emperyalizmiyle karşı karşıya geldiği ölçüde hızlanmaya başladı.
Liberal hatta neoliberal olacak kadar özgürlükçü olan Batı, bir yandan “sanal tiranlık” inşa ederken diğer yandan kural temelli dünyayı yıkmaya başladı.
İsrail’in Filistin’de yaptığı katliamlar, aslında kural temelli dünyanın yıkımıydı.
Emperyalist, her zaman zalimdir. Baskıcıdır, zorbadır. Liberal filan değildir. Batı emperyalizmi dünyayı sanal bir kafese çevirirken, basını ve medyayı sahtekârlıkla özdeşleştirirken, bilimi ve teknolojiyi sadece yıkım için kullanırken Batı’nın özgürlükçülüğüne methiyeler düzenlerin tedirgin olduklarını gözlemliyoruz.
Tedirginler, terliyorlar.
Yüzsüz oldukları için saf değiştirmekte bir sakınca görmeyecekler ama “Ya kabul görmezsek?” sorusu hepsinin içini kemiriyor.
Memleketin nasıl soyulduğunu anlatan haberleri “en uzun lahmacun rekoru” haberiyle gölgemeye çalışan maskaralar, Batı’nın hiçbir değer taşımayan köle insan projesinin örneğini teşkil ettiler. Değerleri olmayan köle insan, yarın Batı’yı da satmak isteyecektir.
Milli Mücadele zaferle sonuçlanınca Ankara lehine taraf değiştiren kalemler ve silahlar, Milli Mücadele’den önce tam bağımsızlığı ve yaşama hakkını horlayan hırıltılı seslerden ibarettir.
Ne mezhepçilerin derdi Sünnilik-Şiilik ne de özgürlükçü geçinenlerin derdi İran halkının özgürlüğüdür. Sünni liderlerin İsrail’le yakın dostluğu, sözde özgürlükçülerin ikiyüzlülüğü artık daha fazla konuşuluyor. Tıpkı Batı ülkelerinde Siyonist çıkarlarının getirdiği zararların sorgulanmaya başlaması gibi…
Tüm maskeliler, ekmeğinin peşindedir.
Ancak ekmek var, ekmek var…
Sürgünden sürgüne koşan Dante diyordu ki: “Başkasının ekmeğinin ne kadar tuzlu, başkasının merdiveninden çıkmanın ne denli zor olduğunu göreceksin.”
Sürünerek çıkanlar ve önüne ne gelirse yiyenler için böyle bir zorluk hiç olmadı.
İsrail ve ABD öyle bir şey yaptı ki hem kendi iplikleri pazara çıkıyor hem de dincilerin ve sözde özgürlükçülerin maskesi düşüyor.
Kural temelli dünya yıkılıyor ama tek kutuplu dünya, efsanevi kıtalar gibi sular altına gömülüyor.
Yeni dünyanın doğum sancıları can yakıcı olsa da insan onurunun ayaklar altına alındığı bir dünyadan daha acı değildir.


