Altıncı Harp Sahası: İnsan Zihni
Dr. Fabio İbrahim, Dr. Monika Daseking ve Steffen Rhode tarafından yayımlanan bir çalışmada bilişsel harp “dijital ve analog ortamlar kullanılarak kimliği belirsiz aktörler tarafından, çatışma ve barış dönemlerinde, tanımlanmamış hedef kitlelerin bilişsel süreçlerini ve davranışlarını istikrarsızlaştırmak ve etkilemek amacıyla bilginin kasıtlı olarak yayılması” şeklinde tanımlanır.
Wikipedia’da yer alan bir başka tanım daha nettir: “Bireylerin ve toplumların algı, dikkat, hafıza, muhakeme ve karar alma süreçlerini hedef alan, düşman unsurların psikolojik, teknolojik ve enformasyon temelli yöntemlerle zihinsel işleyişe müdahale ettiği saldırı türüdür.”
Aynı kaynağa göre bilişsel savaş, altıncı harp sahası olarak tanımlanır ki bu tanımlara göre harp sahası denilen yer de insan zihnidir.

Bilişsel savaşa dair birçok çalışmada sosyal medyanın üstünde durulur. Sosyal medyanın yararları ve zararları konusunda genel tavır, iyi amaçlar için kullanılırsa zararsız olduğu yönündedir. Oysaki bilişsel savaşın saldırgan unsurları için bizim sosyal medyayı ne amaçla kullandığımızın pek bir önemi yoktur.
Bilişsel savaşın tanımına baktığımızda sosyal medyanın iyi amaçlar için kullanılmasıyla değil, bilinçli bir şekilde kullanılmasıyla zararsız hâle geldiği söylenebilir. İyi niyet de kişinin aldanmasına, zarar görmesine veya istemeden zarar vermesine neden olabilir. Özellikle istemeden zarar verme noktasında sosyal medya iyi bir alandır.
Bilişsel savaş insan zihnini hedef aldığına göre nasıl ki hedefteki bir şehri koruyan güçlü surlara ihtiyaç duyulmuşsa, nasıl ki modern zamanlarda hava savunma sistemlerine ihtiyaç duyulmuşsa bilişsel savaşta da insan zihnini çevreleyen koruyucu unsur olarak güçlü bilince ihtiyaç vardır. İlk aşamada bunun yolu da eğitimdir.
Oysaki şu anda eğitim alanındaki durum şudur: Bir öğrenci deneme çözer, çözdüğü denemede sosyal medyayla ilgili alıntı bir paragraf çözer, mesajın zihinlere yerleştirildiği düşünülür. Ne var ki öğrencilerin geneli tabiri caizse “ekran süremize laf sokuluyor” düşüncesindedir. Yani bu ve buna benzer yaklaşımlar etkisizdir.
Yine konuyla ilgili olarak belirtmek istediğimiz bir başka tanıklığımız da vardır. Son günlerde paragraf sorularıyla ilgili olarak biri çalışkan diğeri ders çalışma anlamında ortalama seviyede diyeceğimiz iki öğrenci, paragraf sorularıyla ilgili olarak “Algımız, düşünce yapımız değiştirilmek isteniyor.” şeklinde rahatsızlık dile getirmiştir.
Demek ki iki öğrenciyi de rahatsız eden ortak bir durum ve buna dair ikisinin de dikkatini çeken ortak bir veya birkaç kaynak var. Her iki öğrencinin de haklı olduğu söylenebilir. İnsan zihnine gizlice yerleştirilmek istenen şeyler fark edildiği zaman büyük rahatsızlık ve endişe yaratması kaçınılmazdır.
Bilişsel savaş ve milli eğitimimiz bir başka yazımızın konusu olacaktır.
Gündem üstünden devam edelim.
Amerikan devletinin resmi kurumları Epstein vakasını yeniden gündeme taşıdı. Bu vaka herhalde diğer gündeme gelişlerinden daha fazla ses getirdi. Böylece bilişsel savaşın en önemli örneklerinden birini teşkil etmeye başladı.
Türkiye başta olmak üzere birçok ülkede anti-Amerikancılığın arttığı düşünülür ki duygusal anlamda öyledir ancak pratik anlamda öyle olduğu şüphelidir. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz üzere sizin duygu ve amaçlarınızdan ziyade bilinç durumunuz önemlidir. Son gündemi takip ettiğiniz zaman ABD’nin ifşa ettiği kaynaklara olan inanç -doğru veya yanlış olduğundan bağımsız şekilde- üst düzeydedir.
Resmi Amerikan kaynakları bu ifşaları tasniflediği yani çok kötü olanları ayırdığı anlamında açıklamalar yapsa da şeytani seviyede kötü bir örgütün ifşasında çok daha sorumlu davranmak gerekirdi. Sosyal medyanın nasıl bir yer ve bilişsel savaşta nasıl bir silah olduğunu NATO çalışmalarından da anlaşıldığı üzere Amerikan devleti iyi tespit etmiştir. Aynı durum Çin ve Rusya için de geçerlidir.
Bu örgütün ifşasında neden daha sorumlu davranılmalıydı?
1- Epstein’in maillerinden hareketle birçok kişinin bu örgütle bağlantısı ifşa oldu. Artık bu kişilerin içinde birilerinin iyi bir imaja sahip olacaklarını düşünemeyiz. Bu, istismar edilebilir. Birçok kişi, samimi olmayan nedenlerle rakip ya da düşman olarak gördüğü kişileri bu konu üzerinden karalamaya çalışabilir.
2- Artık sosyal medyada doğal karşılayabileceğimiz bir şekilde bilgi kirliliği, sahte videolar, sahte görseller devreye girdi. At izi çok daha hızlı bir şekilde it izine karıştı. Baphometh yeniden popüler bir sosyal medya ünlüsü oldu. Ezoterizm, semboller[1] haddiden fazla dikkat çekti. Eğer ABD tamamen iyi niyetli olsaydı, gizem fetişizmini ve özellikle video ve görsel kirliliği konusunda yapay zekâyı hesaba katardı.
3- Bu gibi ifşalar bir sistemin ifşasından çok psikolojik anlamda olumsuz durumlar yaratabilir. Sistemin gerçekten ifşası için duygulardan, ideolojik sınırlardan uzak olmak gerekir. Bu tavrı ortaya koyanlar için Epstein meselesinin esas yönü bu olmalıdır. Oysa kitle daha çok magazinin, romantizmin, dramın, karşıt görüşü şeytanlaştırmanın peşindedir. Zira bu unsurlar daha çok etkileşim getirmektedir.
Şimdi biraz geçmişe gidelim.
Niall Ferguson’un “Rothschild Hanedanı” adını taşıyan iki ciltlik çalışmasında, birkaç asır önce Frankfurt sokaklarında yer alan “Judensau” (Yahudi domuzu) adlı bir resim hakkında bilgi verilir. Bu resmin altında, Simeon adında bir çocuğun 15. asırda Yahudiler tarafından öldürüldüğü yazılmıştır.
Yine Hitlerden çok önce bile Avrupalıların Yahudilere yaklaşımının son derece olumsuz olduğunu biliyoruz. Özellikle bebek yiyen canavar Yahudi çok popüler olmuştur.
Son cümleden sonra ister istemez günümüze ışınlanıyoruz.
Epstein’le birlikte Batı dünyasının bebek yiyen Yahudi canavarı uyanmaya başladı. Dinlerarası diyalog adı altında anti-semitizmi düşürmeye çalışan bir numaralı ülke bugüne kadar ABD’ydi. Oysa ABD’nin bizzat yaydığı ifşalar, anti-semitizmi tırmandıracak türdendir.
Sosyal medyada ise şu iddia dolanıyor: “MOSSAD, Trump’a saldırması için şantaj yapıyor.”
Soru şu: Anti-semitizmi ciddi şekilde yükseltme pahasına mı?
Eğer öyleyse MOSSAD’ın aklı yok demektir.
Oysaki şu durumda olay, MOSSAD’ın aklının olmaması değil, bilişsel savaş yoluyla kitlenin “muhakeme”sinin yok edilmesidir. Sosyal medya bunun gibi birçok örnekle doludur.
ABD, sosyal medyanın da dahil olduğu ve bilişsel savaşın gerçekleştiği ortamı “bilgi ortamı” şeklinde tanımlar. Bilgi, muhakeme gücü için ham maddedir. Bilgi olmadan ya da yanlış bilgiyle yapılan analizin doğru sonuç vermesi mümkün değildir. İşte burada iyi niyetin önemi biraz azalıyor. Kendini felsefi ve ahlâki açıdan iyi yetiştirmemiş bireyler bilgisizlik veya yanlış bilgiyle sınandığında tanrıya dönüşüyor. İnsanı yanlıştan döndürecek olan şeylerden biri iyi niyettir; tanrı, iyi niyeti kendince haklı sebeplerle öldürüyor ve yanlışında ısrar etmeye devam ediyor.
Yukarıda temas ettiğimiz ezoterizm ve şeytani semboller, bilişsel savaşın “dikkat” tarafıyla ilgiliydi. Epstein ifşasına dair siyasal söylemler, “muhakeme” kısmıyla ilgiliydi.
Belki en tehlikeli boyut, “hafıza” kısmıdır.
Kökeni 19. yy. sonlarına dayanan “hızlı ve yavaş düşünme” fikri, sosyal medyanın ne kadar tehlikeli bir silaha dönüşebileceğinin göstergesidir. Hızlı düşünme “Sistem 1” ve yavaş düşünme “Sistem 2” olarak adlandırılır.
Hızlı düşünme, ani ve sorgulamaksızın karar almayla ilişkilendirilir. İki sistemin de artıları ve eksileri vardır ancak Sistem 1, sosyal medyanın anlık akışına ve kısa mesajlara hatta başlıklara indirgenmiş paylaşımlara çok uygun bir düşünce yapısıdır. Anlık bir görsel, anlık bir video, anlık bir başlık kişinin ya da kitlenin psikolojik durumunu etkileyebilir. Bir kişi linç edilebilir hatta intihara sürüklenebilir.
Bilgi ortamının sosyal medya ayağında dikkat edilmesi gereken esas noktalardan birisi anonim hesaplardır. Anonim hesaplarca seçilen isimler, profil fotoğrafları, biyografik bilgiler ciddi psikolojik etki yaratmaktadır. İnsan psikolojisi, sahte olduğunu veya bir başkasının fotoğrafı olduğunu bilse bile anonim kişilik sayesinde fotoğraf üstünden manipüle edilebilir. Çünkü burada bir “özdeşleştirme” söz konusudur.
Öyleyse biz sosyal medyada anonim hesaplarla öncülük etmeye çalışan, bir fikre mensupmuş gibi görünen, sürekli bilgi aktaran, kitleleri yönlendiren hesapların gerçek kişiliklerini biliyor muyuz?
Büyük bir bölümünün kim olduğunu bilmiyoruz. Önemli mi? Evet, önemli. Sosyal medyada en sık sorulan sorudur: “Kaynak?”
Yüzeysel olarak ele alacağımız dört örnek:
Birinci örneğimizde, 2021 yılında bir valinin açıklamasına dair haber yayımlanıyor. Haberde zamanın valisinin “Kadınlara bile iş veriyoruz.” cümlesi başlık olarak kullanılıyor. Birçok site ve sosyal medya hesabı tepki yaratacak cümlelerle haberi paylaşıyor. Birçok vatandaşımız da kadınların önemine dair ahkâm kesiyor. Oysa valinin açıklamasına dair insanların doğru anlayıp eleştirdiği tek kısım, vatandaşların iş beğenmediğiyle ilgiliydi. Haberin içeriğine bakıldığında, yani hızlı düşünüp etkileşim yarışına girilmediğinde görülüyor ki “Kadınlara bile iş veriyoruz.” söylemi hem valiye ait değil, işveren tarafından dile getirilmiş hem de ağır işler kastedilmiş.
İkinci örneğimizde ise daha önce hakkında yazı da yazdığımız “geyik” örneği var. Zaten işler kötü giderken ve her masumun ölümü insanlığın kıyametiyken bir geyiğin şehre inmesi “bulaşıcı telkin” yoluyla sosyal medyada hızlı şekilde yayıldı. Yine herkes kopyala-yapıştır yoluyla bilgili ve tespit yapan kişi rolü üstlendi. Aynı şeyler sürekli paylaşılarak bilinçli ya da bilinçsiz ama ideoloji fark etmeksizin “kıyamet alameti” söylemi yaygınlaştırıldı. Tarihte kıyametin kopacağına kitlelerin inandırıldığı birkaç örnek vardır ve hiçbirinin sonu iyi olmamıştır. Birçok eğitimli, bilgili, kültürlü (!) insanımız da dinselleşmiş, dinselleştirmiş, dinselleşip dinselleştirdiğinin farkına varmamıştır.
Epstein’in adasında şeytani hazlarla doyanlar nasıl bugünü hesap edemedilerse etkileşim hazzıyla bilincini körleştirenler de aynı sistemin hizmetkârı oldular.
Üçüncü örneğimiz daha yakın zamanlıdır. Bir içerik üreticisi Hakkari’ye gidip Türk bayraklarının asıldığına şahit olduğu bir video çeker. Bir başka kullanıcı “Komutanım demişti ki bunlar sinsidir.” mealinde bir paylaşım yapar. Bir başka kullanıcı ise ilgili videonun altına sanki kendi komutanı bunu söylemiş gibi bir başkasının anısını -yalan da olabilir- kendine mâl eder. Böylece ortaya çıkan sonuç psikolojik anlamda şu olur: Doğuda Türk bayrağı asılamaz, Türk bayrağı asılırsa sinsilik vardır; doğu, Türkiye’den kopmuştur.
Hiç Türk bayrağı olmasaydı?
Aynı bulaşıcı telkin döngüsü devam ederdi. Bayrak olunca sinsilik, olmayınca hainlik. Her şartta umutsuzluk, karamsarlık, güçsüzlük satmak revaçtadır. Pollyanna mutluluğu satanlarla İvan İlyiç’in bunalımını satanlar kıyasıya kapışıyor. Bu sanal kapışma, toplumu gerçek hayattaki trajik ve utanç verici olaylardan daha çok etkiliyor.
Ekstra bir örnek daha:
Papa Eftim hakkında yazılıp çizilenler birbirinin kopyasıdır ve yeni bir bilgi içermez. Herkes aynı şeyleri tekrar eder durur. Eftim, tıpkı bir sosyal medya kullanıcısı gibi kimlik değiştirip “Teoman Ergene” olur ve akademiden başlayarak tüm kitleler aynı şeyleri birbirine anlatır. Birçok yazımızda belgeleriyle gösterdik bunları ve göstermeye devam edeceğiz.
Aynı durum Kuşçubaşı Eşref, İngiliz Kemal, Cicero gibi isimler için de geçerlidir. 1950’lerden itibaren yeni sanal kişilikler kullanılarak gerçek ve yalan birbirine sokulmuştur. Bilişsel savaşta Eftim ve torunları gibi Türkçü, Kemalist görünenler sinsi bir yolla Kemalizm’in altını oymaya çalışmıştır.
Bilişsel savaşta en önemli nokta da burasıdır.
Kemalizm bu ülkenin kuruluş felsefesidir, devletin ideolojik çekirdeğidir. Onu yok etmek için geniş kapsamlı bir saldırı yürütüldüğü açıktır. Biz ise her zaman şunu söyledik, söylemeye de devam edeceğiz: Büyük Taarruz durmuş değildir.
Ve istihbarat açısından da kendi asrının en büyük harekâtıdır hatta bugün de aşılmış değildir. Öyle olsaydı, bilişsel savaşın unsurlarına karşı aynı kararlılık ve azimle mücadele edilirdi. Ne yazık ki toplumun önüne düşenler, kendini binbir imajla ve etiketle pazarlayanlar, ekranda olmaktan haz duyanlar, küfür yemek pahasına konuşulmayı sevenler, yanlış bilgiyle yanlış kişilere referans olanlar, sloganla fikri birbirine karıştıranlar, hayatı boyunca hiç kitap okumayıp sosyal medya sayesinde okumuş adam rolüne bürünenler, kendi kendine sanal bir kimlik yaratarak o sanallığın etrafında topladıkları kitleyler mutlu olanların ufkunu Mustafa Kemal’in ufkuyla kıyaslamak mümkün değildir.
Mustafa Kemal; aklı, bilimi, felsefesi, ahlâkı sayesinde dehadır. Bunlara sahipmiş gibi yapanlar, adammış gibi muamele görebilirler ama hep “mış”ta, “miş”te kalırlar.
[1] Şüphe yok ki meselenin böyle bir boyutu da var ancak bizce bu organizasyon daha farklı bir noktayı gözler önüne seriyor. Onu da “Leviathan” başlıklı yazımızda anlatmıştık.


