Emperyalizmin Parazitleri

Dünya tarihinde “ütopik imparatorluk” olarak adlandırabileceğimiz iki imparatorluk vardır: Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu.

Bu imparatorlukların her ikisi de hangi toplum tarafından kurulursa kurulsun imparatorluk safhasına geldiği zaman ulus devlet niteliği taşıdığı söylenemez. Birçok toplum bu imparatorlukların tebaası olmuş ve bu imparatorlukları kuranlar da bu toplumlarla etkileşim içine girmişlerdir.

Doğu Roma, Fener Kilisesi’nin de faaliyetleri neticesinde ne kadar milli bir kimlik kazandıysa o kadar hızlı bir şekilde küçüldü. Fener papazlarının sözde ekümenik hırsları yüzünden çok kan döküldü. İstanbul’da bile bu kiliseye karşı itaat, aslında o zamanın kabadayılarını kullanmasını bilen papazların yarattığı korku nedeniyledir. İstanbul’un fethini kolaylaştıran noktalardan birisi bu halk ve kilise arasındaki uçurumdur. Katoliklerin yaptıkları da bilindiği üzere başka bir etkendir.

Osmanlı İmparatorluğu da üç kıtaya yayıldı. Birçok toplumu tebaa yaptı. İmparatorluk safhasında milli görünüm taşımaktan uzaklaştı. İmparatorluk olma açısından bu, normaldi. Binlerce defa tekrarlanarak yazılan nedenlerle de zamanı gelince geriledi ve yıkıldı.

Konumuz aslında imparatorluklar olmadığından derine inmeyeceğiz.

Konumuz emperyalizmdir.

İmparatorlukların yayılması, tarih boyunca birçok nedene dayandırıldı. Manevi açıdan bakacak olursak kutsal sebepler öne sürüldü. Tanrı’nın verdiği görevi yerine getirdiği iddiasıyla birçok muzaffer komutan bir kıtadan bir kıtaya ordular sürdü. Birçok ülkeler fethedildi. Hemen her fetih aynı zamanda birer yıkımdır. Ardından yapma süreci başlasa bile her güzel şeyin bir sonu olacağından büyümenin de bir sonu vardır ki milletler için sondan sonrası felakete giden bir sürece dönüşebilir.

Emperyalist bir ülkenin durumu, güneşin durumuna benzer. Çekirdeğindeki termonükleer reaksiyonların yarattığı müthiş bir enerjiye sahip olan güneş, büyüdükçe büyür ama zamanı gelince sönecek; ardından küçülecektir. Bu, yok oluştur.

Kişilerin ve grupların kutsaliyet giysileri giydirilmiş sözde meşru hedeflerinin altında yatan ihtiras, milletlerin enerjisini boşa harcatan sahte bir saadet yaratır. Büyüdükçe büyüyen sınırların mutlaka bir son noktası vardır. O noktaya gelindikten sonra gerileme başlayacaktır çünkü toplumların yapısı, zirveye çıkılan zamanlarda yozlaşmaya son derece müsaittir. Zirveye çıktığını düşünen bir toplum için, başını kaldırıp karanlık günlerden kurtulma ve yükselme ihtirasını taşıyan bir toplumu görmek zordur.

Osmanlı için en zoru, zannedildiği gibi Hristiyan bir memleketten alışılmadık bir şeyi alıp getirmek değildi. En zor şey, yıllarca mağlup edilen ve korkutulan toplumların ayağa kalkıp güçlenmeye başladıklarını görmekti.

İvan’ın elçileri Osmanlı padişahının huzurunda, Moskova’dayken Knez’den aldıkları emir nedeniyle diz çökmediler ve saray görevlileri bunu nezaketsizlik sayıp geçtiler. Diğer yandan, Vatikan, Osmanlı’dan daha uzakta olduğu hâlde Rusları keşfetti. Üçüncü Moskova idealinin temeli aşağı yukarı böyle atıldı.

Başarıya takılıp kalmak, körlüğün en tehlikelisini yaratır. Bu hastalığın bugün daha ileri derecede devam ettiğini söylemek mümkündür. Hâlâ birçoğumuz Mohaç’ın dün yapıldığını zannediyoruz. Birçok siyasetçi söz konusu hamaset yapmak olduğunda Macar seferinden dönmüş gibi konuşuyor. Birçok vatandaş, hipersonik füze yapan Rusya’yı birkaç günde vilayet yapacağını zannediyor.

En önemlisi de “Orayı fethederiz, burayı alırız, şunu yok ederiz.” derken buna gerek olup olmadığını ve aslında bunu yapsa bile ileride nasıl bir felakete dönüşebileceğini kimse düşünmüyor.

İmparatorluklar kurulurken yönetenlerin ve yönetenlerin etrafında gezenlerin hayatı güzeldir ama hem mutluluk zamanında hem çöküş zamanında en büyük sıkıntıyı halk çeker.

Cumhuriyetin ne demek olduğunu benimseyememiş, hayatı tezatlarla dolu fikirler ve bu fikirlerin dayandığı sloganlarla geçmiş bir kimse için bu durum çok bir şey ifade etmeyebilir. Vatandaşların özgür ve eşit olmadığı bir ülkede cumhuriyetten söz edilemez. Böyle bir ülke güçlenebilir mi? Evet ama böyle bir ülkede refah içinde yaşayan, aslında küçük bir kitledir. Fetihlerin devamı da bunların çıkarlarına bağlıdır.

İş, hamaset yapmaya geldiğinde dünya üzerindeki birçok tarihçi esip gürler. Birçoğu için fetihler zamanını kutsamak ya da meşrulaştırmak gerçekten çok kolaydır. Gerçekten de tarihi bugünün değerleriyle değerlendirmek yanlış bir şeydir. Gel gelelim şu konuda da yanılıyoruz: “Padişaha ya da krala saygı gösterilirdi çünkü onların Tanrı’nın gölgesi olduğuna inanılırdı.”

Bu, mızrağın ucuna takılmış bir meşruiyettir.

Gerçekte -istisnaları olmakla birlikte- çoğu hükümdar bu tarz gerekçelerle halkın karşısına çıkmasaydı bile yine itaat edilirdi. Çok sayıda askerin tam donanımlı bir şekilde girdiği bir köyden, istenilen vergiyi almadan çıkması düşünülebilir mi?

Eğer bu tip bir meşruluk iddiası olmasaydı, halka değil de küçük bir azınlığa hizmete dayanan zorbalık gizlenemezdi. Bu, gizlenemeyeceği için belki daha çok isyan çıkardı.

Tanrı’nın gölgesi, isyanların sayısını azalttı.

Tanrı’nın gölgesi, kulların sayısını artırdı.

Tanrı’ya kul olanın sayısı, hükümdara kul olanın sayısından daha fazla mıdır?

Tanrı’nın adaletini bir ülkeden öteki ülkeye götürmek iddiasındaki bir hükümdarın ve onun etrafındaki yüksek görevlilerin her fetihten sonra yeni saraylara, yeni konaklara sahip olması, buna karşın hükümdarın ordusuna dahil olanların ödediği bedelle birlikte giderek fakirleşmesi de Tanrı’nın adaletine dahil midir?

Şimdi bu soruyu günümüze getirerek soralım: Yeni ülkelere adil olmayan şartlarda rekabet etmek için savaş açmak derdinde olan bir grup zengin için mi savaşmalı bir ordu?

Şüphe yok ki sebepsiz de olsa savaşmayı, kan dökmeyi sevenler için bu sorunun cevabı istekli bir “evet” olacaktır. Ancak Mustafa Kemal’in “Harp zaruri olmalı.” sözünü görmezden gelip cinayet işlemeye hevesli olanların bir gün kendilerinin de hayatlarının heba olabileceğini düşünmemeleri ilginçtir.

Mesele milletin önüne bir ideal koymaksa “Yurtta sulh, cihanda sulh.” ilkesi en adil ve en gerçek ilkedir.

Cumhuriyetin özünde her güzel günün bir gün bitebileceğini, her şeyde bir kusur olabileceğini, bir yerde mutlaka hata yapılabileceğini, ekonominin yeri geldiğinde sekteye uğrayabileceğini kabul eden ve buna maddi ve manevi hazırlıklı olmasını bilen bir bilgelik vardır. Bu, insanın ve doğanın işleyişine ne uygun olandır. Cumhuriyet, içeride ve dışarıda bilgece bir barışla yaşama idealinin benimsenmediği bir toplumda yaşayamaz.

Türkiye’nin altın bozkırlarında temiz bir yürekle yetişmiş Türk Mehmet, vatanına kastedenin karşısında heybetli duruşuyla yürekleri titretecektir. Vatanını koruduktan sonra bileğindeki gücü güreşte ve tarlada kullanacaktır. Bu temiz yürek ve çalışkanlık Türk Mehmet’te vardır. Mehmet’in ailesiyle birlikte namuslu bir hayat kurma hayalleri, beylerin hazinelerinin dolup taşması için bitmeyecektir.

Kişilerin veya grupların hükümdarlığındaki bir ülkede ise her şeyin her zaman güzel olacağı gibi bir yanılgı vardır. En kötü zamanlarda ise bütün enerji, kötü zamanları inkara dayanan bir kampanyaya harcanır ki bu enerji, kötü zamanları iyiye çevirmek için gereken enerjiden daha fazladır. Böyle bir toplum sahte bir dünyada yaşamaya mahkumdur. Uyuyormuş gibi yapmaya başladığında her şey kötüye gider.

Cennet vatanın çoraklaştırılmış topraklarında tamamen dinselleşmiş olarak yaşayan tarikatçı Mehmet, otoriteye boyun eğmeyi Tanrı’ya boyun eğmekle özdeşleştiren manipülatif bir tedrisattan geçerek ömrünü heba edecektir. Kötü beslenen, sağlığını kaybeden, öğrenim güçlüğü çekmeye başlayan Mehmet için gerçekte ne uğruna olursa olsun ölüm çok kutsal bir hâle gelecektir.

Türk milletine yapılan en büyük kötülük, onu sayısız yalanla mışıl mışıl uyutmak ve cahil bırakarak kendi hayatını değersizleştirmesini sağlamaktır.

Bir ülkenin yaşamasının yolu, başka ülkelerin hayatını yok etmek olsaydı insanlar arasında hukuk diye bir şey olmazdı. Birçok ruh hastası böyle bir dünya hayal etse de hiçbirimizin yaşamı, diğerinin ölmesine bağlı değildir.

Birey de toplum da her zaman mutlu olmayabilir ama iç huzurun daima olması mümkündür. Bunun yolu, başkalarının huzurunu bozmak değildir. Yıkıcı değil, yapıcı bir toplum yaratmak için bu huzura ulaşmak gerekir. Bu huzura ulaşmanın yolu ise adalet, eğitim, bilim, teknoloji ve felsefeden geçer.

Öyle bir millet ol ki başkalarının sana saldırması diğer milletlerin hiddetini uyandırsın. Mustafa Kemal böyle bir liderdi, onun Türk milleti de böyle bir milletti.

Son olarak bir gerçeği daha yazıp bitirelim.

Bir devlet, ahlakı ve bilgisiyle güçlü olan vatandaşlar sayesinde güçlenir. Bir devlet, devletin gücüne dayanan güçsüz parazitlerle çöker. Devletlerin yaşaması, etrafındakilere güç vermesiyle değil etrafındakilerden güç almasıyla olur.

Şöyle bir çevrenize bakın.

Kimi tetikçi olmaya kimi millete ilahlık yapmaya hevesli çok insan göreceksiniz. Hepsinin dilinde devlete sadakat, millete aşk, vatana sevgi nutukları olacak. Oysa hepsinin bilinçaltında yatan, hizmet etme iddiasına karşın dokunulmaz olmaktır; güçlü olmaktır.

Millete efendilik taslamaya meraklı olanlardan vatansever olur mu? Samimiyetle vatana hizmet etme amacı taşıyan idealist insanlar, bu noktaya dikkat etmelilerdir. Memlekete hizmet edenler, o hizmeti unutmak zorundadırlar. Unutmazlarsa her biri kendinde her türlü ahlaksızlığı yapma hakkı bulacaklardır.

Böyle kimselerden uzak durmanızı tavsiye ederiz.

Emperyalizmin kanlı mayası, böyle ahlaksızları da içinde barındırıyor.