5 Nisan 1992 yılında modern savaş tarihinin en uzun kuşatması olan Saraybosna kuşatması başladı. Kuşatma 1425 gün devam etti. Gözünü kan bürümüş Sırp ordusu, Bosnalı sivilleri açlıktan ölüme terk etti. Şehir ya teslim olacak ya da insanlar açlıktan ölecekti.

O günlerde kimi anneler çimenleri pişirip yemek yapıyorlardı!

Bosna’ya gönüllü olarak giden ve bölgeye sızmayı başaran bir grup Türk ile Bosnalı savaşçılar buluştu. İşin içinde Mustafa Kemal’in ışığında yetişmiş Türkler olunca ortaya delice bir fikir çıktı.

Bir tünel inşa edilecekti!

Kazı çalışmasına hemen başlandı. Kazı çalışmasına katılan askerlere günlük olarak ya bir paket sigara ya da nadir bulunan eşyalar verildi.

Tünel, 4 ay 4 gün süren fedakârca çalışmaların ardından 1993 yılının Temmuz ayında tamamlandı.

800 m uzunluğunda, 1,5 m yüksekliğinde, 1 m kadar genişlikte bir tünel… Sadece 20 m’lik kısmı yürüyerek kat edilebilir. Boy uzunluğu ortalama 1,79’un üzerinde olan bir halk, Dobrinja semtindeki bir apartmanın garajından tünele giriyor, katiller ordusuna boyun eğmediği için bu tünelden eğilerek geçiyor ve Kolar ailesinin Butmir semtindeki evine çıkıyordu.

Böylece yaklaşık 300.000 insanın hayatı kurtuldu!

Sonunda ışık olan her tünelin adı umuttur. Bu tünelin adı da “Tunel Spasa” yani “Umut Tüneli” oldu.

Her yıldönümünde yazarım.

Srebrenitsa, medeni (!) Batı’nın vesikalık fotoğrafıdır!

Vietnam’da demokrasi düşmanı bir kuş uçsa, Irak’ta insan haklarına küfreden bir kedi miyavlasa koalisyon kurup işgale giden Batı, Bosna’daki sivilleri ölüme terk etti.

Naser Oriç gibi isimler kahramanca direnseler de BM’de görevli Hollandalı askerler, kendilerine emanet edilen canları katillere verdiler.

Ancak o günleri yaşayan Hollandalı askerlerin anlattıklarına bakılırsa onlar da katillere teslim edilmişti!

Sırplar sivilleri korumakla görevli Hollandalı askerleri taciz ediyor, kapılarına dayanıyor, erzak ulaşımını engelleyip aç bırakıyor ama kimse çıkıp da Sırpları engellemiyor!

Üstelik tarihe dikkatinizi çekerim: 90’lı yılların başı. Yani SSCB dağılmış, kendi üst düzey belgelerini bile koruyamaz duruma düşmüş! Bir sürü belge ticari müzelerde geziyor, savaş gazilerinin madalyaları aynı müze dükkanlarda satılıyor, Doğu Avrupalı kadınlar Epstein’in organizasyonu başta olmak üzere çeşitli ülkelere kaçırılıp fuhşa zorlanıyor.

Ama sorsak Batı’nın eli kolu bağlı, Sırplara hiçbir şey yapamıyor!

Ve Kızılhaç verilerine göre sadece 1992-1995 arasında 312.000 insan hayatını kaybediyor!

O kirli savaştan bugüne dünyada ne değişti? Hiçbir şey.

Ukrayna-Rusya Savaşı kirli bir savaştır. Dünyayı kana boğarak yönetmeyi adet edinmiş güçler, Doğu Avrupa’da öyle iğrenç bir oyun oynadılar ki olan yine masumlara oldu.

İki ordu savaşsa ve savaş hukukuna bağlı kalsa savaşın sonunda herkes birbirine saygı duyup meseleyi bir daha açılacağı zamana kadar kapatır.

Ama milyonlarca masum insanı nükleer savaş tehdidine maruz bırakmak, onları bu şekilde korkutarak yönetmeye kalkmak, hatta doğrudan bir nükleer savaş çıkarmaya girişmek iğrençliğin daniskasıdır.

Sözde insanlığın hamisi Batı, Ukrayna’da daima ırkçılığı kaşıdı.

Olayları biraz geriye sardıralım.

2012 yılında Ukrayna’da Yanukoviç Hükümeti görevdeydi. Hükümet eski hükümetler gibi AB ile yakınlaşma çabalarını sürdürdü.

Buna rağmen iktidar muhalifleri Yanukoviç’i AB’yle ilişkileri durdurmakla itham ederek ayaklanma çıkardı. 2014 yılında Ukrayna’da “Onur Devrimi” adı verilen bir devrim gerçekleşti. Yanukoviç kaçıp Rusya’ya sığındı.

Olaylar giderek hızlanmaya başladı.

Kurulan yeni hükümet AB’yle yeniden yakınlaşıp ortaklık anlaşması imzaladı. Bu yakınlaşma Poroşenko’nun göreve gelişiyle de devam etti.

Dikkat edilirse Batı’nın attığı her adım Rusya’yı sahaya indirdi çünkü esas hedef yalnız Rusya’yı birçok cephede sahaya indirip zayıflatmak değil, aynı zamanda büyük bir hesaplaşma öncesi Çin’i de yalnızlaştırmaktır.

Batı, Ukrayna’da darbe yaptırdığı zaman Rusya’nın sahaya ineceğini, Doğu Ukrayna ve Kırım’ı işgal edeceğini bilmiyor muydu?

Bal gibi biliyordu.

Hem Ukrayna’da hem de Rusya’da Nazi gruplarını kaşıdılar. Donbass’ta uzunca bir süre Rus siviller katledildi. Yerel dillerin konuşulmasını sağlayan yasalar kaldırıldı.

Ukrayna’daki devrim sırasında hapishaneden çıkarılan tepeden tırnağa oligark Yulia Timoşenko, sızdırılan telefon konuşmasında aynen şunu diyordu: “…silahlarımızı kuşanıp liderleriyle birlikte bu lanet Rusları

Kaderin cilvesine bakınız: Türkiye’de takkeli neoliberalleri ulus devletin üstüne salanlar, Ukrayna’da ulus devleti güçlendirme bahanesiyle karşılıklı sivil katliamlarını tetiklediler.

Şimdiden söyleyeyim. “Önce Ukrayna katliam yaptı.” diye bir şey olamaz. Masumları katletmenin öncesi, sonrası olmaz. Şerefsizlik, şerefsizliktir. Burası ayrıdır.

Ama işin en kirli tarafı kime aittir, biliyor musunuz?

Önce Sırpları silahlandıran, sonra Ukrayna’yı silahlandıran, Ukrayna’daki Batı menşeli silahların fanatik grupların eline geçmesini sağlayan, şimdi de Gazze’de sivilleri katleden Siyonistlere alkış tutan insanlığın yüz karası Batı’dır!

Ukrayna’daki savaştan sonra İtalyan savunma şirketlerinden olan Leonardo, uluslararası sanayi şirketlerinin pek çoğunu sollayarak zirveye çıktı.

Zelenski para dilenedursun, aldığından fazlasını, insanlık için Rusya’yı dünyadan tecrit eden (!) Batı’ya ödemek zorunda kaldı.

Ukrayna’daki kirli savaşın en kirli planlayıcılarından olan Victoria Nuland’ın “AB’nin canı cehenneme!” dediğini göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki Zelenski gibiler Ukrayna’nın nasıl bir cehenneme atıldığını çok geç anladılar. Anladılar, diyorum çünkü onlarda da biraz akıl olduğunu farz ediyorum.

Artık hasta adamlar Asya’da değildir.

Batı, doğrudan bir savaşa girecek durumda olmadığı için vekalet savaşlarına sığındı. Ne var ki vekalet savaşlarında da Asya’daki yükselen güçlerin tokadını yemeye başladı. Keza dünya tam olarak anlayamadı ki Afrika ve Orta Doğu’daki duruma bakılırsa Türkiye, Rusya, Çin ve İran gibi ülkeler bu savaşa çoktan hazırdı.

Eski bir Latin atasözü ne diyordu: “İnsan insanın kurdudur.” (Homo homini lupus.)

Batı da kendi kendini yiyen bir kurt oldu.

Epstein örneği ortadadır. Siyonistler, bağrında beslendikleri Avrupa ve ABD’yi yıllarca ısırıp durdular. Gerçi bütün dünyayı ısırdılar ama zihninin kontrolüne ihtiyaç duydukları taraf Batı’ydı.

Ahlaksız, namussuz, şöhret ve makam düşkünü, para sevdalısı, yeteneksiz, kıskanç, şehvet delisi ne kadar yaratık varsa hepsini devşirdiler. Sonuçta ortaya bir İblis Tüneli çıktı.

Sinagogun altında sandığınız tünelin en büyük bölümü Batı’dadır.

“Umut Tüneli” ise aklın ve ahlakın ritminin birleştiği yerdedir. Siyonistlerin tüneli karanlığa çıkar. Mustafa Kemal’in ışığında yaşayan Türk’ün “Umut Tüneli” özgürlüğe çıkar.

Mustafa Kemal’in askerlerine selam olsun!

Bir Soru: AKP’nin müstakbel İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Murat Kurum, 2021 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanı iken termik santrallerin saldığı zararlı gazlar için sürekli emisyon ölçüm verilerini “ticari sır” diyerek açıklamamıştı.

Şimdi daha ilginç bir noktaya değinmek istiyorum.

Bu “ticari sır” güzel bir bahane olmalı.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdülkadir Uraloğlu, Gazeteci Kemal Öztürk’e Türkiye’den İsrail’e günlük 8 gemi gittiğini ve giden gemilerde %30’luk bir düşüş yaşandığını açıkladı.

7 Ekim’den 31 Aralık’a kadar 701 geminin İsrail’e sefer yaptığını da ekleyen Sayın Bakan, gemi trafiğinin gizlisi saklısı olmadığını ekledi.

Yavaş yavaş soruya geliyorum.

Yine Sayın Uraloğlu’nun “maalesef” diye açıkladığı noktalardan biri, 1967 Anlaşmasına göre tüm sahil şeridini ve limanlarını İsrail’in kontrol ettiği gerçeği oldu.

Saadet Partisi, kasım ayında TBMM’de bir araştırma önergesi sunarak İsrail’e giden malların içerik ve miktarının araştırılmasını istedi. Sonuç ise klasik oldu: Önerge, AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.

İsrail’in kontrol ettiği limanlara gönderilen gemilerin araştırılmasına neden müsaade edilmez?

Kirli havanın ticari sırları bitmez.