22 gün 22 gece süren Sakarya Muharebesinden sonra Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz.” demişti.

Yunan Generali Anastasios Papulas ise Türkiye derinliklerine inmenin tehlikelerini görmesine rağmen büyük bir fatih olma umuduyla Yunan ordusunu bozguna sürüklemişti. Şeytan her zaman cazibe satar. Şeytandan fatihlik, güç, şehvet, şöhret satın alan herkesin sonu da bozgun olur.

Bir ülke doğrudan işgal edilebilir. O zaman sath-ı müdafaa başlar. Doğrudan işgal edilmeyen ülkelerde de sath-ı müdafaa geçerli olabilir. Türkiye yalnız askeri anlamda değil, her alanda sath-ı müdafaada olmak zorundadır. Türklüğün her alanda savaşın her türlüsüne maruz kaldığı açıktır.

Terör yaratmak, bir ülkeyi bölmek için de yok etmek için de yönetmek için de kullanılabilen bir yöntemdir.

Adaletsizlik, ayrımcılık, fakirlik ama hepsinden önemlisi cahillik terörün beslendiği ana kaynaklar olabildiği gibi millete yönelen psikolojik harbe karşı gardını indirmiş bir devlet de terörün sürmesine neden olabilir.

Şehit Binbaşı Ahmet Cem Ersever, yazdığı kitaplarda terörün kaynaklarından hükümetlerin hatalarına kadar birçok noktayı aydınlatmıştı. Zaten ülkemiz siyasetçilerinin bölücü terör örgütü konusundaki cehaleti onu bu kitapları yazmaya ve psikolojik harekata katılmaya yönlendirmişti.

Çünkü bu vahşi hainler örgütünün ne istediğini bile bilmeyen iktidar mensupları, muhalefet mensupları vardı.

Binbaşı Ersever ne yazık ki şehit edildi.

Ve bizim ülkemizde her zaman olduğu gibi demokrat maskeli neo-liberaller tarafından terörün doğma ve sürme sebebi Ersever daha doğru bir ifadeyle Türk ordusuymuş gibi gösterildi. Düşmanımızın en belirgin özelliğidir: Bizim canlarımızı alır, cinayeti de bizim üstümüze yıkar.

Gerekirse kendinizi öldürdüğünüz için kendinizin katili ilan edilip, mezardan çıkartılıp asılırsınız!

Bugün diğer partileri terör üzerinden vurmaya çalışan iktidar partisi, dün terörle mücadele kahramanlarını her türlü iftirayla karalamaya çalışan kirli kampanyalara öncülük ediyordu.

Terör, fitnenin en acımasız şeklidir. Ülkeyi karanlığa sürükleyenlerin yarattığı sisli havada toplum birbirine kırdılırılır, güven yok edilir, sol ve sağ etiketli etnikçi söylemler üzerinden ulus bilinci sindirilir, millet için gerekli fikirler canavarlaştırılırken sert güce maruz kalacak bir yumuşak karın oluşturulur. Bu yumuşak karın, demokrasi ve sivilleşme söylemleri üzerinden yaratılan sahte hümanizmdir.

Sahte hümanizm şunu söyler: “Gel, ne olursan ol, gel. İster hain ol ister etnikçi ol ister terörist ol. Askersen gelme, Türk’üm diyorsan gelme ama onun haricinde ne olursan ol, gel.”

Daha önceki yazılarımda ifade ettiğim üzere Türk devletinin milli güvenlik için gerekli savunma reflekslerini kırdılar. Daha doğrusu devletin ve milletin milli güvenlik meselelerine bakışını ayrıştırdılar.

Devlet akılla hareket etmek zorunda olduğu için kendisine yönelik saldırılara bilmeden alet edilen kamuoyunu teskin etmek durumunda kaldı. Bunun nedeni ise Türk devletine hizmet eden başta emekli Türk subayları olmak üzere her vatanseverin “derin çete” ve “darbeci” iftiralarına maruz bırakılmasıdır.

Yine daha önceki yazılarımda ifade ettiğim üzere emekli Türk amiralleri konuşursa pokemon gibi bildiği tek kelime olan “darbe” söylemleriyle ortaya atılan dangalaklar, sözde emekli CIA mensupları Graham Fuller veya Henri Barkey konuşursa gömlek ilikleyip Türkiye’nin geleceğinde kimin refah içerisinde yaşayacağını anlamaya çalışıyorlar.

Ve buna göre konum alıyorlar.

Bakın çok güzel bir Türk atasözüdür: “Kahpe içeride olunca kapı kilit tutmaz.”

Dağa, taşa sırtını yaslayıp yazın, kışın memleketi savunan adamları terörist gibi gösteren neo-liberal pokemonlarla güya terör üzerinden muhalefet partisini vurmaya çalışan pokemonlar aynı olursa elbette kapı kilit tutmaz.

Bir şeyi iyi bilelim.

Sath-ı müdafaa için akıl gözüyle bakmak gerekir. Adaletli bakış açısı ancak akıllı dolayısıyla ahlâklı adamlarda olur. Akıllı olamayan ahlâksızların olduğu yerde bölünme olur. Bölünmenin olduğu yerde de sath-ı müdafaa olamaz. Bütün vatanı korumak, bütün olarak elde tutmak için bütün milleti sevmek, bütün milleti bir arada tutmak gerekir.

“Senin hainin, benim hainim” diye bir şey olamaz.

“Senin teröristin, benim teröristim” diye bir şey olamaz.

İktidar partisinin iktidara gelişi, iktidarını güçlendirmesi, iktidarını koruması ve sürdürmesi süreçlerinin aynısı CHP tarafından uygulandığında protesto edenleri ne kadar samimi bulabiliriz?

Evet, Şeyh Sait haindir.

Ama AKP’li de olsa haindir CHP’li de olsa haindir!

Siyasi partiler bilerek veya bilmeyerek kirli bir oyuna alet oluyorlar. Sath-ı müdafaayı kırmak için milleti bölecek sinsi oyunları destekliyorlar.

CHP’ye Kürt oyları için uyguladığı söylenen strateji nedeniyle eleştiride bulunuyoruz. AKP’yi hem kuran hem iktidara getiren hem de iktidarda tutan kadroların Kürt-İslamcı olduklarını sahte milliyetçilik söylemleri nedeniyle unutuveriyoruz!

Terörle mücadele fırkalarla olmaz.

Hele açılıp saçılımcı fırkalarla hiç olmaz!

Yazının bu bölümünü yine Sakarya Meydan Muhaberesine değinerek noktalayayım.

22 gün 22 gece sürdüğünü yazdığım bu muharebenin kolay geçtiğini düşünmeyelim. Türk milletinin kaderinin belirlendiği bu savaşta, ne yazık ki ordunun yarısı kaçaktır. Savaşın başında 10.000 firar varken sonunda firarlar 48.335’e ulaşmıştır. Bu nedenle muharebe aynı zamanda subayların savaşı olarak da nitelendirilir.

Ve yine ne yazık ki kaçakların durumundan ötürü birçok Türk subayı şehit olmuştur.

Tüm buna rağmen savaşı Mustafa Kemal kazanmıştır.

Mustafa Kemal, neredeyse 50.000 firarisi olan bir orduyu yeniden toparlayan lider komutandır.

Dünden bugüne çok şey değişti sanıyorsanız devletlerin zamanıyla insanların zamanını birbirine karıştırıyorsunuz demektir.

Şimdi yazının ikinci bölümüne gelelim.

ABD’li elçilerin güdümünde çalışan Yeni Şafak da FETÖ zihniyetinden çıkamayan yayın organlarından biridir. Bu yayın organının Balyoz arşivinin bir kısmını yazdım. Daha sonra Veryansın TV’de daha ayrıntılı bir şekilde hem Balyoz hem de Ergenekon arşivi ortaya saçıldı.

Bu yayın organının yazarlarından İsmail Kılıçarslan, “Yoksul Evlerin Şehit Çocukları” başlıklı bir yazı yazdı.

Özetle, “Evet, şehit olanlar hep yoksul ama bütün ülkelerde böyle. İnsanın olduğu yerde sınıf da olur.” dedi.

Söz konusu askerlik olduğunda bilhassa Türk milleti için sınıf ayrımı olamaz. Askerlik bunun olmayacağını, olursa ordunun dağılacağını bileceğiniz ilk yerdir. Takkeli neo-liberallerin bu gerçeği bilmemesi normaldir. Onlar soyca Türk olsalar da bilinç bakımından Türk diyemeyeceğimiz kimselerdir.

Yani “Zengin adama askerlik zorunluluğu yok.” diye bir şey olamaz.

O zorunluluk bedelliyle ortadan kaldırılabilir belki ama adı üstünde “bedel”le oluyor. Yaklaşık 1 aylığına bile olsa her Türk erkeği o kamuflajı giymek zorundadır.

Ama asıl meselemiz bu değildir.

Rahmetli Aşık Mahsuni Şerif, “Sınıfsız Okul” türküsünde şöyle diyordu:

Sınıfsız Okul

Boşa döğüşmeyin bizim yiğitler
Sizi vurduranlar vurulmuyor ki
Kim bilir nerede, hangi koltukta
Kömürde, tarlada yorulmuyor ki

Aynı baba dölü ölen, öldüren
Ölenle öldüren, iti güldüren
Yok muyudu bunu size bildiren?
Vur diyenler bur’da görülmüyor ki

İşçiyi işçiye düşüren zalım
Boynumuzda boza pişiren zalım
Bu kadar bardağı taşıran zalım
Gözümüz önüne serilmiyor ki

Yeni adı çıkmış sağ ile solun
Tarihte borcu yok kullara kulun
İki yanı birdir yattığın çulun
Bilirsin ölenler dirilmiyor ki

Mahzuni der nedir Hak’kın davası
İnsana benzer mi köpek mayası?
Uy tükensin, bitsin sınıf kavgası
Sınıfsız bir okul kurulmuyor ki”

Sınıfsız okul kurulmuyor olabilir. Sınıf kavgası nerede çıkar?

Yazının ikinci bölümü bu kadardır.