Kan Dökücülerin Kardeşliği

Kan dökücülerin bir huyu vardır. Hiçbir kan dökücü kendi döktüğü kanla beslenmez. Kan dökücünün beslenme şekli, uzaklardan gelen kan kokusuyla güçlenme şeklindedir. Kutsal sandıkları amaçlar uğruna kan dökenler, yarattıkları bozgunla birbirlerini beslerler.

Bu açıdan insanlığın da tıpkı Ay gibi karanlık bir tarafı vardır. Ay’ın karanlık tarafında düşman yaratıkların olduğuna inanan insan, insanlığın karanlık tarafını görmemeye veya görmezden gelmeye devam ediyor.

Bir zamanlar Çin devleti için en hayati güvenlik refleksi, Türk topluluklarını birbirine kırdırmaktı. Türk boylarını veya onların birliğini yönetenlerin ise gücün getirdiği kibir, kadın, eğlence, kıskançlık, hasetlik gibi noktalarda zaafa düşmesi durumunda Çin’in milli güvenlik siyaseti başarıya ulaşmış olurdu.

Türk boyları birbirine düştüğünde öyle kırımlar olurdu ki Çin’e sadece bağlılık bildiren Türkleri kabul etmek kalırdı. Ne yazık ki Türk dünyası olarak biz bunu da buna benzer durumları da yaşadık, yaşıyoruz.

Demek ki kan dökücülükten başka bir de kan döktürme vardır. Yani insanın karanlık tarafı, “Çılgın Marslılar”dan daha tehlikelidir!

Bugün “vekalet savaşları” revaçtadır.

Herhangi bir örgüt ya da zayıf bir devlet vekil hâline getiriliyor, bir başka devletin kendisine veya vekiline karşı “ucuz kan” siyasetiyle sömürülüyor.

Sömürenlerin sömürdüğü düzendir bu. Fakirlikten, ezilmişlikten, kincilikten beslenen vekiller de bu düzenin muhafızlarıdır.

Düzenin taşıyıcı kolonları ise dinciliktir.

Bütün dincilerin dilinden barış ve esenlik sözcükleri düşmez. Hepsi iyiyi, güzeli, doğruyu, huzur içinde yaşamayı emreden dinlerden söz eder. Bu sözlerin karanlık tarafında ise müthiş bir sinsilik vardır. Bu sinsiliklerden bazıları bir devleti ele geçirmeye, bir halkı ölüme götürmeye, bir kitleyi isyana teşvik etmeye, en kötüsü de tuzağa düşürülen kişilerin düşman belledikleri devletlerin vekili yapılmalarına yöneliktir.

Kan dökücülerin nasıl beslendiğine dair bir hatırlatma yapmak isterim.

Barıştan söz edenlerin bir şekilde ortadan kaldırılması bu kanlı düzenin sahiplerince taviz verilmeyen bir zorunluluktur.

Jimmy Carter döneminde ABD, Orta Doğu’da bir kanser hâline getirilen İsrail-Filistin meselesini çözmek istiyordu. Bu dönemde hedefteki düşünce, İsrail’in kurulmasının önünü açan “Vatansız ulusa ulussuz vatan verin.” şeklindeki Siyonist anlayıştı.

İlginçtir, 1924 doğumlu Jimmy Carter’ın 2015’te de Filistin’deki direniş örgütleri arasındaki uzlaşıyı sağlamak istediği iddia ediliyordu. Filistin meselesi hakkında yazdığı kitapta Siyonistleri suçlaması ise ağır hakaretlere maruz kalmasına sebep olmuştu.

Carter, 1977’de de aynı hakaretlere maruz kalıyordu çünkü barışa yönelik bazı adımlar atılmıştı.

Yine ilginçtir, bu barış politikasına katılanların akıbeti hiçbir zaman iyi olmamıştır.

Carter döneminde öyle olaylar meydana geldi ki Demokrat Parti yıllarca toparlanamadı. O dönemde petrol krizi patlak verdi. 1979’da İran’da bir İslam devrimi meydana geldi. İranlı öğrenciler Tahran’da ABD elçiliğini basıp 52 ABD’liyi esir aldılar. Bu rehine olayı ne zaman çözüldü, biliyor musunuz?

Carter gidip yerine Ronald Reagan başkan seçildiği zaman. Reagan’ın dönemi 20 Ocak 1981’de başladı. Rehine krizi 20 Ocak 1981’de çözülüverdi.

Daha önceki yazılarımda Filistin’deki ilk kurtuluş örgütlerinin sosyalist olduklarını yazmıştım. Zaten Carter’ın Filistin politikası, SSCB-ABD arasında bir yakınlaşma doğurmuştur.

SSCB ve Rus istihbarat etkisi Filistin’de epey derindir.

FHKC’nin ilk başkan yardımcılarından Vadi Haddad bir KGB ajanıydı. KGB’nin FKÖ içinde de Hani el-Hasan adında bir ajanı vardı ki Arafat’ın öldüğü tarihe kadar kendisinin ulusal güvenlik danışmanlığını yürütmüştü.

Yine önceki yazılarımda yazdığım gibi, İran ve İsrail’in birbirine muhtaç olduğunu Carter döneminin olaylarından da anlıyoruz. Filistin yanlısı ağırlıklı bir barış politikası izleyen Carter iktidarına en büyük darbe İran üstünden vurulmuştur. İran’da gerçekleşen İslam devrimi daha 1979 yılında Filistin’i baş gündem konularından biri yapmış, Humeyni’yi ilk ziyaret eden de Arafat olmuştur.

Çok uzatmadan noktalayayım.

Reagan’ın başkanlık döneminin başladığı 20 Ocak 1981’den sonra meydana gelen olaylardan biri, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın 17 Ekim 1981’de öldürülmesidir. Sedat, Carter döneminde İsrail’i ziyaret ederek önemli bir adım atmıştı. Nasırcılar Filistin’de nasıl darbe aldılarsa Mısır’da da o şekilde darbe almışlardı.

Sedat, radikal İslamcı Halid Ahmed Şevki el-İslambuli tarafından öldürülmüştü. Sedat’a bu suikast sırasında tam 72 kurşun isabet etmiştir.

Barış görüşmelerine katkıda bulunanlardan Yitzhak Rabin de 1995 yılında radikal Yahudiler tarafından katledilmişti.

Katledilenlerden biri de SSCB’dir!

Onu da Afganistan’da tuzağa düşürüp son darbeyi vurdular. Afganistan’da ABD’nin en büyük müttefiği ise cihatçılardı.

Bir diğer katledilen İran devleti olmuştur. İran’daki İslam rejimi İslam dünyasını hem terörize ediyor hem de Körfez ülkeleri üstünde bir korku yaratarak onları Batı’nın özellikle de İsrail’in kucağına itiyor.

İran’da İslam devrimi oluyor, Filistin’de radikal İslam güç kazanıyor. Irak işgal ediliyor, Filistin’de radikal İslam güç kazanıyor.

İran ne zaman güya Batı’ya doğru şaha kalksa bütün Müslümanların kanı kabarmaya başlıyor.

Orta Doğu’nun her yerinde İslami direnişin öncüsü İran devleti oluyor ve zannediliyor ki Orta Doğu’daki tüm radikal İslami hareketler İran İslam Rejimi’nin vekilidir.

Pekiyi, öyle olsun… Öyleyse Mollalar kimin vekilidir?

Bu arada…

Irak’ın işgali nasıl İran’a yol verdiyse bugünkü meseleler de İran’ın beslenmesini sağlıyor. İran, ateşkes görüşmelerinin sonuca ulaşmasını kendisine bağlarken Filistin yönetimi İran’ın değil Türkiye’nin rol oynadığını açıkladı.

Bu da gözümden kaçmadı.

Tarihe Bir Not Daha

Ergenekon, Balyoz, Açılım zamanlarında Türk ordusuna atılan en büyük iftiralardan biri, “Artık gerçeklerle yüzleşelim. Güneydoğu’da çok çocuk öldürüldü.” diye başlayan kara propagandalardı.

Şimdi ikiyüzlülüğün en net örneği karşımızdadır.

Hem Filistin’de hem de İsrail’de siviller öldü. Birçok çocuk hayatını kaybetti ve bir zamanların ileri demokratları bunu kısas olarak görüyor.

Çünkü dincilik böyle bir şeydir ve dinciler için her şeyin merkezinde Araplık vardır. Türk’ün canı ise can değildir.

Düştüğümüz bu notu da unutmuyoruz, unutmayacağız.