<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	 xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >

<channel>
	<title>sscb &#8211; Demir Yolcu</title>
	<atom:link href="https://demiryolculuk.com/tag/sscb/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://demiryolculuk.com</link>
	<description> Dünyayı elinde tutan, onu anlayış ile tuttu; halka hükmeden, bu işi bilgi ile yaptı. (Kutadgu Bilig)</description>
	<lastBuildDate>Sun, 24 May 2026 20:00:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://demiryolculuk.com/wp-content/uploads/2024/03/cropped-LOGOSp-1-32x32.png</url>
	<title>sscb &#8211; Demir Yolcu</title>
	<link>https://demiryolculuk.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">203450429</site>	<item>
		<title>Acının Coğrafyası</title>
		<link>https://demiryolculuk.com/2026/05/24/acinin-cografyasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusufhan GÜZELSOY]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 May 2026 20:00:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolcu]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[despot]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[glasnost]]></category>
		<category><![CDATA[gorbaçov]]></category>
		<category><![CDATA[kremlin]]></category>
		<category><![CDATA[lubyanka]]></category>
		<category><![CDATA[neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[oligarşi]]></category>
		<category><![CDATA[perestroyka]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[sscb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://demiryolculuk.com/?p=1493</guid>

					<description><![CDATA[Acının Coğrafyası Bir savaş fotoğrafçısı için en zor an, ölüm anını yakalamak değildir.En zor an; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center wp-block-paragraph"><strong>Acının Coğrafyası</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir savaş fotoğrafçısı için en zor an, ölüm anını yakalamak değildir.<br>En zor an; karşında duran toplumun henüz ölmediğini ama artık yaşamadığını da fark ettiğin — ve bu sessiz cinayeti gösterecek tek bir kanlı gövde, somut bir yara bulamadığın o çaresizlik anıdır. Ruhun ve vicdanın çürümesi, en sinsi kameradan bile gizlenmeyi başaran görünmez bir zehirdir çünkü.<br>Fotoğraf makinemi aldım ve otelden çıktım. Saat sabahın dördüydü.<br>Moskova&#8217;nın o saatte insanı boğan tekinsiz bir kokusu vardı: Lağım, kalitesiz linyit kömürü ve ıslak, rutubetli beton birbirine karışmış, insanın üzerine kalıcı bir utanç gibi yapışıyordu. Nefes aldığımda akciğerlerim bir an direniyor, sonra bu ağır infaza teslim oluyordu. Yürürken ayak seslerim buz tutmuş karın üzerinde çıtırdıyordu; sanki koca bir şehrin kemikleri kırılıyordu ayağımın altında.<br>Arbat Caddesi… Puşkin&#8217;in yürüdüğü, Tolstoy’un soluk aldığı ve Nazım Hikmet’in memleket hasretiyle yandığı o taş döşeli uzun yol, Moskova&#8217;nın yüzyıllardır kendine anlattığı en zarif masaldı; şehrin hafızası, onuru ve şiiriydi.<br>O sabah ise burası, haysiyetin yağmalandığı bir mezat alanına dönmüştü. Kaldırımın her iki yanına dizilmiş insanlar, elleri soğuktan ve utançtan titreyerek önlerine serdikleri geçmişlerinin başında duruyorlardı. Eski gümüş kaşıklar, çerçevesi çatlamış aile fotoğrafları, altı çizilmiş eski kitaplar, anneanneden kalma porselen fincanlar kirli bir gazete kağıdının üzerine birer ceset gibi bırakılmıştı.<br>Bir kadın gördüm. Altmış küsur yaşındaydı. Üzerinde, o dondurucu kışa hiçbir hayrı dokunmayan, besbelli ki çok daha güzel günlerden kalma solgun, çiçekli bir palto vardı. Elinde kristal bir vazo tutuyordu. Vazoya öyle bir sarılmıştı ki, sanki elindeki cam parçası değil, toprağa vermeye kıyamadaki son evladıydı. Satmak zorundaydı ama bırakamıyordu.<br>İçimdeki o mesafeli, profesyonel fotoğrafçı makinayı kaldırdı. O an kadının buğulu bakışlarıyla karşılaştım. O gözlerde açlığın değil, dürüst kalmış bir ömrün hırsızlar karşısında diz çöküşünün o korkunç mahcubiyeti vardı.<br>Makinayı usulca indirdim. İçim ezildi. Sanki o an zehirli bir uyarı saplandı göğsüme: Başkasının acısına sadece bakamazdım, onu bir tiyatro gibi izleyip çekip gidemezdim. Bazen en gerçek fotoğraf, o acıyı metalaştırmamak ve sömürmemek için hiç çekilmeyendir. Çünkü trajediyi sürekli bir vitrin ürünü gibi sergilemek, zamanla onu izleyenleri dilsiz birer dikizciye dönüştürür, vicdanı köreltirdi.<br>Kadının o bakışları ve sessizliği o sabah Arbat&#8217;ı yuttu.<br>Arbat&#8217;ın sonunda, sisin içinden kibirli bir dev gibi beliren Metropol Oteli hareketsiz bıraktı beni. Taşa işlenmiş Art Nouveau çiçekleri ve kubbelerinin altındaki freskleriyle bu bina, bir zamanlar Rus dehasının zarafet resmiydi. Şimdi ise kapısından siyah, zırhlı BMW&#8217;ler çıkıyordu.<br>İçinden inen adamlara baktım; üzerlerinde devasa vizon kürkler, parmaklarında kaba altın yüzükler, ağızlarında pahalı purolar… Yüzlerini tanımıyordum ama o bakışı çok iyi biliyordum. Dünyanın her çağında ve her coğrafyasında değişmeyen o bakış: Dokunulmaz olduğunu bilen, hesap sorulmayacağından emin olan, başkasının hakkını çalarken bile kibirle yürüyen muktedirlerin bakışı.<br>Tarih, her zaman galip gelenlerin zafer alayıydı ve o şatafatlı saraylar, aslında arkada ezilenlerin üzerine kurulmuş birer barbarlık belgesiydi. Dünün o sözde eşitlikçi parti bürokratları, bugünün o kirli yağmacı oligarkları olmuştu; sadece tabelalar değişmişti.<br>Biri diğerine eğildi, bir şeyler fısıldadı yardakçısına ve kaba bir kahkaha patlattı. O arsız kahkaha, Arbat&#8217;taki yaşlı kadının kristal vazosuna çarptı, o kadının asil sessizliğini ezip geçti.<br>Krasnaya Presnya Caddesi&#8217;ne saptım. &#8220;Kırmızı Pınar&#8221; demekti adı. 1905&#8217;te işçilerin barikat kurup boyun eğmeden kurşuna dizildiği o kutsal sokak taşlarının altında, tarihin isyankâr onuru yatıyordu hâlâ. Geçmiş, sadece resmi kitapların yazdığı düz bir çizgi değildi; ezilenlerin biriken öfkesiydi.<br>Karşıdan vardiyası biten ZİL (Zavod imeni Likhachyova) fabrikasının işçileri geliyordu. Dün Kızıl Ordu&#8217;nun o canavar gibi askeri kamyonlarını, Politbüro&#8217;nun kurşun geçirmez limuzinlerini üreten, bu ülkenin en gururlu, omuzları dik sanayi devleri…<br>Şimdi ise kafaları göğüslerine gömülmüş, nasırlı ellerini bomboş ceplerine saklamış, evde yollarını gözleyen aç çocuklarına tek bir somun ekmek bile götürememenin o ağır kamburuyla yürüyorlardı. Aylardır tek kuruş maaş alamamışlardı. Bir adam durdu yanımda. Yüzü taş gibi donmuştu. Ceketinin yaka düğmesi kopuktu; dondurucu Moskova ayazı o delikten içeri sızıyordu ama adam üşümüyordu bile. Ruhunu öyle bir çaresizlik uyuşturmuştu ki, etindeki soğuğu çoktan unutmuştu.<br>Biraz ileride, duvarın dibine birer çöp torbası gibi fırlatılmış gencecik askerleri gördüm. Üzerlerinde o ağır, koyu yeşil askeri üniformalar, omuzlarında şerefli rütbeler vardı. Göğüslerinde ise Afganistan&#8217;dan, Çekoslovakya&#8217;dan kazandıkları onur madalyaları asılıydı. Canlarını siper ederek aldıkları o madalyaları satıyorlardı şimdi. Kemerler, kalpaklar, nişanlar üç kuruşluk votka ve ekmek parası için yabancılara uzatılıyordu.<br>Yirmi iki yaşlarında bir çocuk döndü bana, elindeki madalyayı uzattı. Bir şey söylemek için ağzı açıldı, dudakları titredi ama kelimeler boğazına düğümlendi. Gözleri doldu, başını utançla yere eğdi. Vatanı koruyan o yiğidin kendi vatanının sokaklarında dilenci durumuna düşürülüşü, bir rejimin sadece ekonomik değil, asıl yürekte bitişinin resmiydi.<br>Vizörün arkasına saklanıp o çocuğun utancını bir &#8220;çöküş estetiğine&#8221; çeviremezdim; deklanşöre basmadım. Kamerayı indirdim, karın ortasında, o genç askerin yanında öylece durdum. İkimiz de sustuk. O an anladım; en büyük esaret silahlarla değil, insanların içindeki o kutsal gururu kırarak ve o kırılmış onuru uzaktan izlenen bir tiyatro sahnesine çevirerek kuruluyordu.<br>Ve o genç askerin arkasında, sisin içinden o uğursuz, kanlı heybetiyle yükseliyordu: Lubyanka. KGB’nin o karanlık, binlerce muhalifin çığlığını bodrumlarındaki ses geçirmez dehlizlerinde saklayan meşhur ana karargahı ve hapishanesi…<br>Binanın önündeki meydanda, KGB&#8217;nin kurucusu &#8220;Demir Felix&#8221; Dzerzhinsky&#8217;nin o devasa heykeli daha birkaç ay önce, o meşhur ağustos darbe girişiminin ardından vinçlerle devrilmişti. Hani o devlet televizyonunda saatlerce Çaykovski&#8217;nin Kuğu Gölü balesinin yayınlandığı, halkın ekranlarda o kuğuları gördüğü an bir şeylerin bittiğini, bir liderin öldüğünü anladığı resmi yasın müziği eşliğinde… Kalabalıklar meydana inmiş, heykeli iplerle aşağı çekmiş, sokaklar kısa bir özgürlük sarhoşluğuyla nefes almıştı.<br>Alışkanlıklar ve tabelalar değişmişti, Komünist Parti kapatılmış ve Sovyetler Birliği resmen dağılmıştı ama o bina yerinde duruyordu.<br>İçeride dönen kirli çark hiç değişmemişti; değişen sadece sahiplerdi. Mihail Gorbaçov’un o Batı stüdyolarında alkışlanan &#8220;Demokratikleşme, Şeffaflık ve Dünya ile Entegrasyon&#8221; masalları kitleleri uyuştururken, Lubyanka’nın yeni sahipleri fabrikaları, devletin tüm kamusal varlıklarını kamyon kamyon arka kapılardan kaçıran o mafyatik parti elitlerinin, politbüro üyelerinin ve bürokratların muhafızı olmuştu.<br>Yargı, halk açlıktan kırılırken kendi idari bölgelerini birer derebeyi gibi parselleyen, her ihaleden rüşvetini alan o ceberut &#8220;Obkom Sekreterlerinin&#8221; (Bölge Komitesi Birinci Sekreterlerinin) değil; kaldırımda gümüş kaşık satan o yaşlı kadının, çocuğuna patates bulamadığı için feryat eden komşusunu teselli eden o çaresiz annenin peşindeydi.<br>Resmi tarih, hep egemenlerin sürekliliğini yazar; tabelaları değiştirir ama zulmün kurumsal devamlılığını gizlerdi. Çürümenin en büyük günahı, insanları sadece yoksulluğa mahkum etmesi değildi; onlara her sabah sahte reform müjdeleri enjekte ederek işkenceyi uzatmasıydı. Umudu uzatmak, o çaresiz insana her gün kendi celladının ipini yeniden yağlatmaktan başka neydi ki?<br>Gece Gorki Parkı’na girdim. Moskova Nehri’ne uzanan, daha birkaç ay öncesine kadar insanların dans ettiği o canlı park şimdi lambaları sönük, ıssız bir mezarlık gibiydi. Karla kaplı bankların arkasından çocuk sesleri duydum. Yaklaştım.<br>Dokuz-on yaşlarında birkaç çocuk oyun oynuyordu. Ama kozmonot oynamıyorlardı; pilot, doktor ya da bilim insanı değil… O lüks otellerin önünde siyah camlı arabalara binen, hukukun dokunamadığı o mafya liderlerini oynuyorlardı. Biri dondurucu havaya doğru bağırdı: &#8220;Sen kaçıyorsun ama ben seni yakalamıyorum çünkü sen güçlüsün!&#8221; Diğeri arsızca güldü. Donup kaldım.<br>Onlara bunu kimse öğretmemişti; sadece şehri izleyerek, büyüklerin sinmişliğini, adaletin güce tapışını görerek öğrenmişlerdi. Güç kazanır, hukuk güçlünün yanındadır, yakalanmak ise sadece zayıfların kaderidir…<br>Sürekli adaletsizliğe ve cezasızlığa maruz kalan kitleler, bir süre sonra zulme öfkelenmeyi bırakır; sinsi bir psikolojik mutasyonla zalimin gücüne hayranlık duymaya başlardı. Toplum, korkuyla öyle bir teslim alınmıştı ki, ahlaki felç çocukların zihnine kadar sızmıştı. Halk artık adaletsizliğe öfkelenmiyordu; sadece o rüşvet çarkından kendilerine pay düşmediği için, o siyah arabaların içinde kendileri oturmadığı için hayıflanıyordu. Bu, bir toplumun yaşayabileceği en dip ruhsal ölümdü; insanın tamamen felç olduğu o kör andı.<br>Otele döndüm. Kör ışıklı odada oturup dışarıya, o karanlık Moskova gecesine baktım.<br>Ve o an, bu devasa trajedinin baş aktörleri olan o iki lideri düşündüm; Gorbaçov’u ve Yeltsin’i. Koca bir halkın onurunu Batı&#8217;nın sahte alkışlarına meze edenlerin, yarın tarihin önüne fırlatılacak o kaçınılmaz sonlarını görmemek imkansızdı. Sokaktaki bu çiğlik, geleceğin utanç vesikalarını o geceden fısıldıyordu sanki.<br>Gorbaçov, o dünyayı değiştiren &#8220;büyük vizyoner&#8221; edalarıyla, Batı salonlarında alkış toplarken aslında neye dönüştüğünün farkında bile değildi. Halkını çöpten ekmek toplamaya mahkum eden o kibirli &#8220;reform&#8221; yalanları, çok değil birkaç yıl içinde onu küresel bir panayırın en ucuz figüranı yapacaktı; bunu görebiliyordum. Kendi trajedisini, yıktığı ülkenin milli onurunu yabancı şirketlerin reklam masalarında bir Pizza Hut’ın reklam yüzü olarak bir dilim pizzaya, Fransız markası olan Louis Vuitton çantalarının reklamında lüks bir çanta fotoğrafına meze edip satacağı o çiğ, o haysiyetsiz gelecek, o gece giydiği şık takımların altından sırıtıyordu. Arbat&#8217;taki yaşlı kadın da elindekini satmıştı, o da… Ama kadın mecburiyetten satıyordu, o ise kibrinden ve halkına ihanetinden.<br>Ya onun açtığı o kirli gedikten büyüyerek çıkan, meydanlarda tankların üzerine fırlayan Boris Yeltsin? Ülkeyi mafya bozuntularına ve çetelere parça parça yağmalatan o adamın akıbeti, kendi vicdan azabının ve alkolün bataklığında çürümek olacaktı. Dünya ekranları karşısında sarhoşluktan sendeleyerek şuursuzca maskaralıklar yapacağı, bir halkın gururunu küresel ölçekte paspas edeceği o utanç sahneleri kaçınılmazdı. Kurduğu rüşvet imparatorluğunun içinde boğulurken, canını ve servetini koruyacak gizli bir dokunulmazlık anlaşması karşılığında koltuğu KGB’den gelen yeni bir güce devredip, sarayının odalarında yaşayan bir hamam böceği gibi saklanarak bitirecekti ömrünü.<br>İkisi de büyük sandılar kendilerini. Gorbaçov tarihin kahramanlık sayfasına geçeceğini sandı; ama adı bir fast-food kutusunun üzerinde kaldı. Yeltsin sistemi kontrol edeceğini sandı; ama sistem onu yuttu, geriye sadece titreyen, etrafındaki kadınlara sarkıntılık eden sarhoş bir gölge bıraktı. Egemenlerin adları tarihin yaldızlı sayfalarına yazılsa da, o yazılar aslında arkalarında bıraktıkları yıkımın gizlenemeyen izleriydi.<br>Arbat&#8217;taki o çiçekli paltolu kadın… Sabah yine erkenden kalkacaktı. Eşyalarını, o gümüş kaşıkları yeniden dizecekti kaldırıma. Kristal vazoyu tekrar çıkaracak, tekrar gazeteye saracak ve dondurucu soğukta beklemeye başlayacaktı. Kimse onun adını bilmiyordu, kimse onu hatırlamayacaktı. Bizler, acıyı uzaktan izleyen güvenli seyirciler olduğumuz sürece, o insanların gerçeğine asla dokunamazdık zaten. Bazı insanlar tarihin şovunu yapar, bazıları ise o tarihin altında diri diri ezilir. Tarih ise her zaman yanlış olanları ve hainleri lanetle hatırlar.<br>Şehir akıp gitmeye devam etti. Arbat devam etti, Lubyanka devam etti. Metropol&#8217;ün önünde arabalar durdu, kahkahalar yükseldi. Her şey sanki olması gerektiği gibi, hiçbir şey değişmemiş gibi yerli yerindeydi.<br>Yıkımın en sinsi hali bu işte: Bomba sesi yok, enkaz yok. Sadece bir sabah kalkıyorsun, caddelerde yürüyorsun, binalar yerinde duruyor… Ama o toplumun içindeki insani, ahlaki o kutsal şey çoktan gitmiş. Ve sen onun ne zaman, hangi yalanlara kurban edildiğini asla bilemiyorsun…<br>Bizlere&#8221;ilerleme&#8221;, &#8220;büyük dönüşüm&#8221; ya da &#8220;yeni çağ&#8221; diye anlattıkları o süslü vitrin, aslında arkada biriken devasa bir insani yıkıntı dağının üzerini örten kirli bir örtüden ibaretti. Sistem o yıkıntıları parlatıp sattıkça, kitleler kendi felaketlerini bir başarı hikayesi gibi alkışlamaya devam ediyordu.<br>Her şey sonsuza dek sürecek gibi görünüyordu…<br>Ta ki o çürümenin yarattığı gaz bir gecede tüm ülkeyi havaya uçurana, o tahtlar ve o tahtların arsız sahipleri aileleri ile birlikte tarihin çöplüğünde un ufak olana kadar!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ali Özoğlu<br>23 Mayıs 2026</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1493</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tarih Yeniden Başlıyor-I</title>
		<link>https://demiryolculuk.com/2024/02/26/tarih-yeniden-basliyor-i/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusufhan GÜZELSOY]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Feb 2024 11:28:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Özal]]></category>
		<category><![CDATA[aldo moro]]></category>
		<category><![CDATA[Azerbaycan]]></category>
		<category><![CDATA[bologna]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolcu]]></category>
		<category><![CDATA[ermenistan]]></category>
		<category><![CDATA[gladio]]></category>
		<category><![CDATA[hocalı]]></category>
		<category><![CDATA[karabağ]]></category>
		<category><![CDATA[katliam]]></category>
		<category><![CDATA[kazakistan]]></category>
		<category><![CDATA[koyun postu]]></category>
		<category><![CDATA[marco affatigato]]></category>
		<category><![CDATA[Moskova]]></category>
		<category><![CDATA[mustafakemalatatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Özal]]></category>
		<category><![CDATA[rusya]]></category>
		<category><![CDATA[şii]]></category>
		<category><![CDATA[sscb]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[türk dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[türkler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://demiryolculuk.com/?p=726</guid>

					<description><![CDATA[“Azeriler Şii, biz Sünni’yiz. İran’a daha yakınlar.” Turgut Özal Amerika’nın kurulu düzeni hiçbir zaman ordusunun [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">“Azeriler Şii, biz Sünni’yiz. İran’a daha yakınlar.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Turgut Özal</p>



<p class="wp-block-paragraph">Amerika’nın kurulu düzeni hiçbir zaman ordusunun gücüne dayanmadı. ABD’li siyasetçilerin deyimiyle yumuşak konuşurken sopa gösteren bu devletin esas gücü hem içeride hem de dışarıda yarattığı “devlet üstü devlet” sistemi olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sisteme birçok ülkede farklı adlar veriliyor: İtalya’da “Gladio” veya “Roma Kılıcı”, Yunanistan’da “Koyun Postu”, Belçika’da “SDRA-8”, Almanya’da “Gehlen Harekâtı”, Türkiye’de “Kontrgerilla” gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hesapta SSCB’nin, ordusu kalmamış veya zayıf durumda olan Avrupa ülkelerini işgal etmesini engellemek için kurulan bu yapılar, SSCB’nin dağılmasından sonra da devam etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü bu, ABD’nin kurulu düzeniydi. Esas mesele hiçbir zaman komünizmle mücadele olmadı. Komünizm biraz gerçek biraz hayal bir canavardı. SSCB’yle Soğuk Savaş içinde olan ABD’ydi ama Komünizm korkusunu iliklerine kadar yaşayan ülkeler başkaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bu ülkelerde zaman zaman ABD’nin aleyhinde olan hükümetlerin kurulması üzerine harekete geçen Komünist (!) örgütler vardı!</p>



<p class="wp-block-paragraph">İtalya’da Sosyalistleri ve Hristiyan Demokratları birleştirerek iş başına gelen Aldo Moro, Kızıl Tugaylar tarafından kaçırıldı. Önce kendisiyle pazarlık yapıldı. Pazarlık kabul edilmeyince kurşunlanarak öldürüldü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Cesedini Renault 4’ün arkasında buldular. Renault, Fransız kökenli uluslararası bir firmadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Moro 1978 yılında öldürüldü. 1980 yılında Bologna’daki tren istasyonun bekleme salonuna yerleştirilen bir bomba patladı. İtalyanların “Kurşun Yılları” dediği dönemde gerçekleşen sayısız şiddet olaylarından biriydi. Saldırı sonrasında 85 kişi ölürken yaralı kurtulan 200 kişinin hayatı karardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Saldırıyı gerçekleştiren kişi faşist Yeni Düzen’in (Ordine Nuovo) üyesi Marco Affatigato’ydu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi tuhaflıklara bakalım:</p>



<p class="wp-block-paragraph">1- Aldo Moro, Sosyalistleri iktidara getiren bir düzen kuruyor ama Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılıp öldürülüyor. Cesedi Renault’un içinde bulunuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2- İtalyan ırkçısı Affatigato, Bologna’da neredeyse tamamı İtalyan olan insaları öldürüyor. Moro’nun cesedi Renault’tan çıktığı gibi Affatigato’nun da Fransız istihbaratıyla ilişkili olduğu yazılıp çiziliyor. Daha da önemlisi adam yıllarca Fransa’da kaçak yaşıyor. Fransa’nın güneyinde yakalanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">3- Affatigato, 1980’de yargılanıp ceza aldığı yargılama sırasında ise Yeni Düzen ve Kızıl Tugaylar’ın iş birliğini itiraf etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü Kurşun Yılları tamamen Gladio operasyonuydu. Bir Gladio ajanının itiraflarında bu gibi eylemler, “Vatandaşların güvenlik ihtiyacıyla devlete sarılması” olarak açıklanıyor. O Gladio ajanı da kendi vatandaşlarını ve kendi polislerini öldürmüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öcü görenler, kılık değiştirip devlet gibi görünebilen daha tehlikeli bir öcüye sarılacaktı. O öcü de Sam Amca’dan başkası değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Esas tuhaflığa bakın ki milliyetçi olduklarını iddia edenlerin güya var olma sebepleri olası bir işgale karşı düzensiz savaş yürütmekti. Silah ve mühimatlarını ise dünyanın tamamına doğrudan ya da dolaylı olarak müdahale eden ABD’den sağlıyorlardı!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bizim Kurşun Yıllarımız ise 90’lardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">90’lı yıllarda birçok suikast, bombalı eylem, failimeçhul cinayet, toplumsal olay meydana geldi. Bu olaylar o dönemi kurşuna çevirirken geleceği ise karartmaya yönelikti. Karanlıkta yol bulmak için yegane ışık ise yüreklerimiz ve aklımız olacaktı. Yüreğindeki, aklındaki ışığı kaybedenler için tünelin ucu ise çok yanlış bir noktaya çıkacaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu konulara devam edeceğiz ama esas meselemiz bu değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD, SSCB’nin dağılması sonrası rakipsiz kalınca Gladio benzeri yapılar başta olmak üzere ülkelere örtülü müdahale edebilme yeteneği nedeniyle ordusundan ve istihbaratından kıstı. İstihbarattan yani analiz yeteneğinden, bilgiden, haberden yoksun kalınca Rusya ve Çin’in ilerleyişini göremedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Orduya para harcamayıp örtülü operasyonlarla kan dökerek, pornoculukla istihbaratçılığı birbirine karıştıran ajanları ve yerli iş birlikçileriyle ahlâksızlık yaparak (otel odalarını aşk odalarına çevirerek!) para kazanmak işine geliyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Francis Fukuyama çıkıp fütursuzca “Neoliberalizm kazandı, ulus devletler yenildi; artık tarihin sonu geldi.” diyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne var ki tarihin sonu gelmedi. Aksine bu bir molaydı. O molada kendine dünyanın her yerinde hayali düşmanlar yaratan ABD, bu kez hayali düşmanların gerçeğe dönüp kendisini vuracağını kestiremedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nereden kestirsin? Emekli (!) ajanları bile şirket kurup öyle çalışıyordu!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yani artık kendi adamları da “Parayı ver, düdüğü çal.” anlayışındaydı. Neoliberalizm budur: Dünyayı Neoliberalizm’e teslim edersen kendi adamlarının da puştlaştığına şahit olursun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Böylece Rusya’nın gelişimini göremeyen ABD; Çin’in gelişmesini takip etmek bir yanadursun, dibine kadar girişini, devlet kurumlarına sızmasını görememişti!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarihin sonuyla ABD gücünün sonunu birbirine karıştıranlardan Özalgiller ise Neoliberalizm’in dayanılmaz hafifliğiyle Türkiye’yi değiştirebileceklerine inanıyorlar, Türk dünyasına da el atıyorlardı.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bütün işlerimi krediyle hâllediyorum, yükselişim tesadüf değil.” diyen Ahmet Özal, Kazakistan’da Tan TV’yi kurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunun ve daha fazlasının Turancılık için yapıldığını düşünen varsa elimde Mete Han’ın bizzat Neoliberal yatırımlarını ve kredi akışını yönettiği otağı var, 1000 liraya satıyorum (!). Alsınlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’de “Truva Atı”, Kazakistan’da Mete Han’ın atı mı olacaktı!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Özal, ABD’nin Sesi radyosudur. Onun ağzından çıkmış sözleri ve icraatlarını incelerseniz şunu göreceksiniz: Her yaptığı, her söylediği, ABD’nin o konulardaki görüşlerini yansıtır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Özal’ın “Onlar Şii, biz Sünni’yiz (&#8230;)” sözlerine geldik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O, bu sözleri ABD’de ifade ettiğinde tarih 15 Şubat 1990’dı. Özal’ın bu açıklamasından 26 Şubat 1992’de Hocalı’da yapılan ve tarif etmesi imkânsız katliamların gerçekleştirildiği vahşete kadar Hankendi, Şuşa, Hocalı’yı işgal etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hocalı’da katledilen Azerbaycan Türklerinin sayısı resmi rakamlara göre 613’tür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD’nin sesinin “Onlar Şii (&#8230;)” sözlerinin Moskova’da hoşnutluk yarattığını yazan Türk gazete arşivleri ise “onurlu” her insana çok önemli bir derstir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD ve Batı Avrupalı müttefikleri Ermenistan’ı desteklerken dağılma sürecindeki SSCB de Özal’ın mezhepçi politikasından hoşnutluk duyuyordu. Yani rengi ne olursa olsun emperyalizm, Türk’ün karşısında yer alıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün de Kırım’ı alma karşılığında Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaşmamızı isteyen hayalperest bile diyemeyeceğim kimseler vardır. ABD emperyalizminden dolayı Rusya’ya ve Çin’e toz konduramayanlar vardır. Bana göre onlar tarihi anlayamadıkları gibi dik de duramıyorlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tam bağımsızlık böyle bir şey değildir. Kasabının kim olacağını seçene özgür insan denmez, gönüllü kurban denir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neyse ki yeniden başlayan tarih, ulus devletlerin Neoliberalizm’e atmaya başladığı tokatlarla birlikte omurgasızları da utandırıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sonraki yazımda “kan davası” söylemleriyle jeopolitikanın canına okuyan pembe gözlüklüleri eleştireceğim. Orada neden Gladio’yla başlayıp Hocalı’ya geldiğim daha iyi anlaşılacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdilik bu kadar.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">726</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kan Dökücülerin Kardeşliği</title>
		<link>https://demiryolculuk.com/2023/11/29/kan-dokuculerin-kardesligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusufhan GÜZELSOY]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Nov 2023 08:05:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>
		<category><![CDATA[afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[arafat]]></category>
		<category><![CDATA[balyoz]]></category>
		<category><![CDATA[barış görüşmeleri]]></category>
		<category><![CDATA[brejnev]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolcu]]></category>
		<category><![CDATA[dincilik]]></category>
		<category><![CDATA[ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[filistin]]></category>
		<category><![CDATA[israil]]></category>
		<category><![CDATA[ırak]]></category>
		<category><![CDATA[jimmy carter]]></category>
		<category><![CDATA[kumpas]]></category>
		<category><![CDATA[mustafakemalatatürk]]></category>
		<category><![CDATA[reagan]]></category>
		<category><![CDATA[rehine krizi]]></category>
		<category><![CDATA[sscb]]></category>
		<category><![CDATA[suikast]]></category>
		<category><![CDATA[tengri]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[türk dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[türkler]]></category>
		<category><![CDATA[türkoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yitzhak rabin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://demiryolculuk.com/?p=622</guid>

					<description><![CDATA[Kan dökücülerin bir huyu vardır. Hiçbir kan dökücü kendi döktüğü kanla beslenmez. Kan dökücünün beslenme [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Kan dökücülerin bir huyu vardır. Hiçbir kan dökücü kendi döktüğü kanla beslenmez. Kan dökücünün beslenme şekli, uzaklardan gelen kan kokusuyla güçlenme şeklindedir. Kutsal sandıkları amaçlar uğruna kan dökenler, yarattıkları bozgunla birbirlerini beslerler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu açıdan insanlığın da tıpkı Ay gibi karanlık bir tarafı vardır. Ay’ın karanlık tarafında düşman yaratıkların olduğuna inanan insan, insanlığın karanlık tarafını görmemeye veya görmezden gelmeye devam ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir zamanlar Çin devleti için en hayati güvenlik refleksi, Türk topluluklarını birbirine kırdırmaktı. Türk boylarını veya onların birliğini yönetenlerin ise gücün getirdiği kibir, kadın, eğlence, kıskançlık, hasetlik gibi noktalarda zaafa düşmesi durumunda Çin’in milli güvenlik siyaseti başarıya ulaşmış olurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türk boyları birbirine düştüğünde öyle kırımlar olurdu ki Çin’e sadece bağlılık bildiren Türkleri kabul etmek kalırdı. Ne yazık ki Türk dünyası olarak biz bunu da buna benzer durumları da yaşadık, yaşıyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Demek ki kan dökücülükten başka bir de kan döktürme vardır. Yani insanın karanlık tarafı, “Çılgın Marslılar”dan daha tehlikelidir!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün “vekalet savaşları” revaçtadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Herhangi bir örgüt ya da zayıf bir devlet vekil hâline getiriliyor, bir başka devletin kendisine veya vekiline karşı “ucuz kan” siyasetiyle sömürülüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sömürenlerin sömürdüğü düzendir bu. Fakirlikten, ezilmişlikten, kincilikten beslenen vekiller de bu düzenin muhafızlarıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düzenin taşıyıcı kolonları ise dinciliktir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bütün dincilerin dilinden barış ve esenlik sözcükleri düşmez. Hepsi iyiyi, güzeli, doğruyu, huzur içinde yaşamayı emreden dinlerden söz eder. Bu sözlerin karanlık tarafında ise müthiş bir sinsilik vardır. Bu sinsiliklerden bazıları bir devleti ele geçirmeye, bir halkı ölüme götürmeye, bir kitleyi isyana teşvik etmeye, en kötüsü de tuzağa düşürülen kişilerin düşman belledikleri devletlerin vekili yapılmalarına yöneliktir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kan dökücülerin nasıl beslendiğine dair bir hatırlatma yapmak isterim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Barıştan söz edenlerin bir şekilde ortadan kaldırılması bu kanlı düzenin sahiplerince taviz verilmeyen bir zorunluluktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jimmy Carter döneminde ABD, Orta Doğu’da bir kanser hâline getirilen İsrail-Filistin meselesini çözmek istiyordu. Bu dönemde hedefteki düşünce, İsrail’in kurulmasının önünü açan “Vatansız ulusa ulussuz vatan verin.” şeklindeki Siyonist anlayıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlginçtir, 1924 doğumlu Jimmy Carter’ın 2015’te de Filistin’deki direniş örgütleri arasındaki uzlaşıyı sağlamak istediği iddia ediliyordu. Filistin meselesi hakkında yazdığı kitapta Siyonistleri suçlaması ise ağır hakaretlere maruz kalmasına sebep olmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Carter, 1977’de de aynı hakaretlere maruz kalıyordu çünkü barışa yönelik bazı adımlar atılmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine ilginçtir, bu barış politikasına katılanların akıbeti hiçbir zaman iyi olmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Carter döneminde öyle olaylar meydana geldi ki Demokrat Parti yıllarca toparlanamadı. O dönemde petrol krizi patlak verdi. 1979’da İran’da bir İslam devrimi meydana geldi. İranlı öğrenciler Tahran’da ABD elçiliğini basıp 52 ABD’liyi esir aldılar. Bu rehine olayı ne zaman çözüldü, biliyor musunuz?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Carter gidip yerine Ronald Reagan başkan seçildiği zaman. Reagan’ın dönemi 20 Ocak 1981’de başladı. Rehine krizi 20 Ocak 1981’de çözülüverdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha önceki yazılarımda Filistin’deki ilk kurtuluş örgütlerinin sosyalist olduklarını yazmıştım. Zaten Carter’ın Filistin politikası, SSCB-ABD arasında bir yakınlaşma doğurmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">SSCB ve Rus istihbarat etkisi Filistin’de epey derindir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">FHKC’nin ilk başkan yardımcılarından Vadi Haddad bir KGB ajanıydı. KGB’nin FKÖ içinde de Hani el-Hasan adında bir ajanı vardı ki Arafat’ın öldüğü tarihe kadar kendisinin ulusal güvenlik danışmanlığını yürütmüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine önceki yazılarımda yazdığım gibi, İran ve İsrail’in birbirine muhtaç olduğunu Carter döneminin olaylarından da anlıyoruz. Filistin yanlısı ağırlıklı bir barış politikası izleyen Carter iktidarına en büyük darbe İran üstünden vurulmuştur. İran’da gerçekleşen İslam devrimi daha 1979 yılında Filistin’i baş gündem konularından biri yapmış, Humeyni’yi ilk ziyaret eden de Arafat olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çok uzatmadan noktalayayım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Reagan’ın başkanlık döneminin başladığı 20 Ocak 1981’den sonra meydana gelen olaylardan biri, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın 17 Ekim 1981’de öldürülmesidir. Sedat, Carter döneminde İsrail’i ziyaret ederek önemli bir adım atmıştı. Nasırcılar Filistin’de nasıl darbe aldılarsa Mısır’da da o şekilde darbe almışlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sedat, radikal İslamcı Halid Ahmed Şevki el-İslambuli tarafından öldürülmüştü. Sedat’a bu suikast sırasında tam 72 kurşun isabet etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Barış görüşmelerine katkıda bulunanlardan Yitzhak Rabin de 1995 yılında radikal Yahudiler tarafından katledilmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Katledilenlerden biri de SSCB’dir!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onu da Afganistan’da tuzağa düşürüp son darbeyi vurdular. Afganistan’da ABD’nin en büyük müttefiği ise cihatçılardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir diğer katledilen İran devleti olmuştur. İran’daki İslam rejimi İslam dünyasını hem terörize ediyor hem de Körfez ülkeleri üstünde bir korku yaratarak onları Batı’nın özellikle de İsrail’in kucağına itiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İran’da İslam devrimi oluyor, Filistin’de radikal İslam güç kazanıyor. Irak işgal ediliyor, Filistin’de radikal İslam güç kazanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İran ne zaman güya Batı’ya doğru şaha kalksa bütün Müslümanların kanı kabarmaya başlıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Orta Doğu’nun her yerinde İslami direnişin öncüsü İran devleti oluyor ve zannediliyor ki Orta Doğu’daki tüm radikal İslami hareketler İran İslam Rejimi’nin vekilidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pekiyi, öyle olsun&#8230; Öyleyse Mollalar kimin vekilidir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu arada&#8230; </p>



<p class="wp-block-paragraph">Irak&#8217;ın işgali nasıl İran&#8217;a yol verdiyse bugünkü meseleler de İran&#8217;ın beslenmesini sağlıyor. İran, ateşkes görüşmelerinin sonuca ulaşmasını kendisine bağlarken Filistin yönetimi İran&#8217;ın değil Türkiye&#8217;nin rol oynadığını açıkladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu da gözümden kaçmadı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Tarihe Bir Not Daha</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ergenekon, Balyoz, Açılım zamanlarında Türk ordusuna atılan en büyük iftiralardan biri, “Artık gerçeklerle yüzleşelim. Güneydoğu’da çok çocuk öldürüldü.” diye başlayan kara propagandalardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi ikiyüzlülüğün en net örneği karşımızdadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hem Filistin’de hem de İsrail’de siviller öldü. Birçok çocuk hayatını kaybetti ve bir zamanların ileri demokratları bunu kısas olarak görüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü dincilik böyle bir şeydir ve dinciler için her şeyin merkezinde Araplık vardır. Türk’ün canı ise can değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düştüğümüz bu notu da unutmuyoruz, unutmayacağız. &nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">622</post-id>	</item>
		<item>
		<title>KOSAY&#8217;IM</title>
		<link>https://demiryolculuk.com/2022/03/02/kosayim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusufhan GÜZELSOY]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Mar 2022 14:16:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[sscb]]></category>
		<category><![CDATA[türk dünyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://demiryolculuk.com/?p=27</guid>

					<description><![CDATA[Nikolay Vasilyeviç Gogol’ün “Taras Bulba” romanının esin kaynağı, Nogay batırı şair Dosmambet Azavlu’dur. Gogol, etkileyici [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Nikolay Vasilyeviç Gogol’ün “Taras Bulba” romanının esin kaynağı, Nogay batırı şair Dosmambet Azavlu’dur. Gogol, etkileyici bir hayat hikâyesi olan Dosmambet’ten etkilenmiş, hikâyeyi Rus Kazaklarına uyarlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosmambet, Azov Nogaylarındandır. Bölgede yaşayan Nogaylar bir süre Osmanlı ve Rusya arasında bir sınır halkı olarak yaşamışlardı. Nogaylar Ruslara karşı sur görevi görseler de Osmanlı ile uyum içinde yaşamıyorlardı. Nogay Türklüğünün yaşam tarzı farklıydı. Azov’da yaşayan Nogaylar ve Türkler bu nedenle pek kaynaşamamışlardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dosmambet, Azov’u Osmanlı’dan almak için savaşmıştır. Ünü böylece daha fazla yayılmıştır. Dosmambet’in iki oğlundan biri olan Kosay, okumak için İstanbul’a gitmiştir. İstanbul’da okurken bir Türk kızına aşık olur. Bu nedenle Osmanlı ordusuna katılır. Muhtemelen Osmanlı askerleriyle birlikte yurduna döndüğünden olacak, Dosmambet, savaşta olduğu düşman birliklerini tespit edince onlarla savaşıp galip gelir. Ne var ki savaşın sonunda oğlu Kosay’ın da öldürülenler arasında olduğunu görüp dünyası başına yıkılır. Onun için şiirler yazar. Arslanbek Sultanbekov’un “Kosay” şarkısı işte bu olayı anlatmaktadır.</p>



<p class="has-text-align-center wp-block-paragraph">***</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türk dünyası işte böyle trajik olaylarla doludur. Bildiğimiz bilmediğimiz birçok hikâyemiz, birçok acımız var. Bişkek’te Ahıska Türk’ü bir ağabeyimden sürgüne dair dinlediklerim hâlâ aklımdan çıkmaz. Ölü veya hasta aile üyesini trenden atmak zorunda kalan insanlar… Korkunç. Hele Çin’de yaşananlar… Yakın zamanda yüz yüze tanışıp bolca fikirleşme fırsatı bulduğum Uygur Türk’ü bir hocamızın anlattıkları, Banu Avar başta olmak üzere pek çok Çin – Rus aşığı tarafından inkâr edilse de Uygur Türklüğüne dair hem üzdü hem de ümitlendirdi. Ümitlendirdi çünkü ondaki bilinci görünce bir kez daha gördüm ki Elishan Tayci, Osman Batur, Ali Han Töre ruhu ölmemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Önce Çarlık sonra da SSCB… Savaşta en öne sürülenler Türklerdi. Aytmatov’un, Dağcı’nın romanlarını okuyanlar o acıları, savaşın getirdiği yıkımları iyi bilirler. Berlin’e bayrağı diken üç Sovyet savaşçıdan biri – kasten Lezgi olduğu yalanı ortaya atılsa da – Rusların da Kumuk olduğunu ifade ettiği Abdülhakim İsmailov’du.</p>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://demiryolculuk.com/wp-content/uploads/2022/03/527d054a992df104c8aba7cb.webp" alt="" class="wp-image-28" width="452" height="253" srcset="https://demiryolculuk.com/wp-content/uploads/2022/03/527d054a992df104c8aba7cb.webp 740w, https://demiryolculuk.com/wp-content/uploads/2022/03/527d054a992df104c8aba7cb-300x169.webp 300w" sizes="(max-width: 452px) 100vw, 452px" /></figure>



<p class="has-text-align-center wp-block-paragraph">***</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her gün haberlerde terk edilmiş Rus zırhlıları, yakalanmış veya teslim olmuş askerler görüyorum. Bunların pek çoğunun Buryat, Dağıstanlı, Saka olmaları içimi acıtıyor. Üzülüyorum. Buradan anlaşılıyor ki cephede yine en ön safta Türkler vardır. Bunun bir de Ukrayna tarafı var ki hepten endişemi artırıyor. Yeni Dosmambetler görmek istemiyorum. Kırım Türklerinin, Türkiye Türklerinin, Türkistan Türklerinin savaştığı trajediler görmek istemiyorum. Vurgulayarak söylüyorum ki Türkiye bu savaşta Ukrayna ile de Rusya ile de gerilmemeli, savaşmamalıdır. Kadere bakın ki Türkistan Türklüğüyle iyi ilişkiler geliştirmenin stratejik yollarından biri budur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD’li George Friedman, “Gelecek On Yıl” kitabında adeta bugünleri anlatmıştır. Friedman, ABD’nin rakipsiz güç olarak kalmasının dehşet verici olduğunu ama rakipsiz gücün fil gibi her yere saldıracağını ifade eder; ona göre Amerika devleti, Britanya ve Roma’yı örnek alarak imparatorluk stratejisi uygulamalıdır. Açıkça Rus – Alman (aynı zamanda Avrupa) ilişkilerinin baltalanması gerektiğini, Polonya’nın bundaki anahtar rolünü anlatır. Rusya’nın teknoloji için özellikle Almanya ile, Almanya’nın enerji ve pek çok alanda uyuşan çıkarları için Rusya ile iş birliği yapmaması gerektiğinin altını çizer. Özellikle vurguladığı ise savaşlar kadar dehşet vericidir: Bölgesel güçleri birbirine düşür, savaştır; daima birbirlerine kuşku ile bakmalarını sağla; küçük devletleri de pek çok açıdan kendine bağla.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün Doğu Avrupa’ya bakın. Suriye örneği ortadadır. Güya iki ülke de NATO üyesidir ama Yunanistan – Türkiye gerilimlerinde ABD’nin, Fransa’nın açık tarafı ortadadır. Akdeniz’de gemimize el koyma küstahlığını yapanlar Almanlardı. Kürt meselesinde sivil toplumu, siyaseti Türkiye aleyhine örgütleyen Batı emperyalizmidir. Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında onların parmağı vardır. Rusya askerî bir güçtür. Rusya’nın nüfusu günden güne azalmaktadır. Buna karşı aldığı önlemler yetersiz olmaktadır. Rusya er ya da geç gücünü tüketecektir ama ABD’nin yaptıkları Rusya’nın gücünü, nüfuz alanını artırmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neden?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Friedman’a göre ABD’ye büyük rakipler lazımdır. Buradan hareketle düşünün. Gözlerinizi açın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">NATO ile beraber Ukrayna’ya girmeye taraf olanlar vardır. Bilinmelidir ki Batı emperyalizmi, Ege ve Doğu Akdeniz’de barış yolu çok daha kolay olmasına rağmen Yunanistan’ı, GKRY’yi hatta gerildiği sürece Mısır’ı seçmiştir ve seçer ama Türkiye’nin daima karşısındadır. Kırım’ın Türklerin lehine bağımsız olacağı düşüncesi bir yemdir; güneydoğunu senden almaya çalışanlar sana Kırım’dan daire vermezler. Önce bunu bilmen gerekir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hele şehit Necip Hablemitoğlu’nun yıllar önce Kırım’da tespit ettiği Vahhabist hareketler ve onların bugünkü yansımaları, Suriye misali yabancıların Ukrayna’ya savaşmaya çağrılmaları… Bunlar çok vahim olaylardır. Millî duyguların cihatçılar tarafından sömürülmesine müsaade edilmemeli ve Kırım Türklüğü bunlara karşı korunmalıdır. Suriye’deki Türkmenlerin, Kırım’daki Türklerin bu savaş veya çatışma ortamı sonrası geleceği garanti altına alınsın diye çalışılmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">NATO üyesi bir Ukrayna ile savaşmak, gücü bizden fazla veya az fark etmeksizin Rusya ile savaşmaktan çok daha zor olacaktır. Bir kere bu hesaba katılmalıdır. ABD, Yunanistan’ı üstüne salıyor. Fransa, Yunan’a her desteği veriyor ama sen karşılık verdiğin anda aldığın cevap ne oluyor? İşte bunun aynısı o zaman Ukrayna’da olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ukrayna ve Rusya’nın olası başarısızlıkların faturası Türk dünyasına kesilecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD, bu savaş yoluyla Avrupa üstündeki gücünü pekiştirirken kendi menfaatlerine karşı gelenleri tecrit edeceği bir güç dengesini oluşturuyor. Haklı tek bir savaşı, tek bir menfaati olmayan ABD, güya Rusya’yı tecrit ediyor ama Rusya, Suriye’de olduğu gibi gücünü artırıyor. Neden?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sorunun çok cevabı vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avrasyacılara gelince…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’de Rus lobisinin varlığı ABD aleyhtarlığıyla ortaya çıkmamıştır. Ruslar zaten öteden beri İstanbul’da bir lobiye sahiplerdi. Daha duraklama devrinden itibaren “samur kürkü” giyen Osmanlı devlet adamları vardı ki kürklerini Ruslara borçluydular. Ruslar, Kürt meselesini başımıza saran ilk devletlerdendir. Türklük Türkiye’den ibaret olmadığına göre üzerimize boylu boyunca devrilmiş bir Rus ayısının bizi boğmakta olduğu açıktır. Üstelik Ukrayna savaşının faturası, Türk dünyasının yoğun baskı altına alınması anlamına gelebilir. Rus zaferinin bile bunun aksini göstereceği yönünde bir işaret yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz kendi menfaatlerimizi düşünmek zorundayız. Don Kişotluk yaparsak değirmenle savaşırız. Bunu bilelim. Biz önce kendi sorunlarımıza eğilmek zorundayız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rusya’dan boşalacak boşlukların Türkiye tarafından doldurulacağı ümidini taşıyanların iyi niyetli oldukları açıktır ama iyi niyet zafer getirmez. Rusya’nın çıktığı alanın çoğunu Çin kaplayacaktır. Batı’nın Türkistan faaliyetleriyse ısrarla görmezden gelinmekte veya bilinmemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dikkatli olmak gerekir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu süreçte Montrö’yü deldirmeyeceksin. Mülteci meselesini çözeceksin. Donanmanı güçlendirmeye devam edeceksin. Kuvvayımilliye ruhunu dipdiri tutacaksın. Emperyalist devletlerin planları konusunda milleti iyi bilgilendireceksin. Önce kendi boşluklarını dolduracaksın. 5000 Ahıskalı’yı memlekete alamayız, diyen adam hâlâ siyaset sahnesinde rol oynayabiliyor. Emre Uslu denen katıksız vatan haini, adi bir puşt, bir yandan Türk ordusuna saldırmaya devam ederken diğer yandan Kazakistan olaylarına “Türk baharı” diyor, Ukrayna – Rusya savaşında düğün ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bitirirken şunu söylemek isterim: Rus kayıpları, teslim olanlar, terk edilmiş araçlar… Bunlar aynı zamanda Rusya’nın henüz asıl gücünün belli bir kısmını kullandığını göstermektedir. Her hâlükârda savaşın henüz başlamadığı, başlarsa zor bir savaşın beklediği açıktır. Savaşın geleceğine dair iki tahminim vardır. Buna göre ya Rusya tek seferde ve hızlı bir şekilde işi bitirecek ya da savaş uzayacak ve belki de dolaylı dolaysız diğer ülkelere etki edecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tanrı Türk’ü korusun.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
