Kutsayan Köleler

16 Temmuz 1054 sabahı Ayasofya’da düzenlenen kutsal ayin, gürültüyle kapıları açan Kardinal Humbert’in baskınıyla yarıda kaldı. Roma’nın temsilcisi Kardinal Humbert, Papa IX. Leo’nun fetvasını Patrik Cerularius’un önüne koydu.

Cerilarius fetvayı okudukça şaşkınlığı da arttı. Metni yanındakilere verdi. Onların da hayreti artmıştı.

Papa 9. Leo, Patrik Cerilarius’u aforoz etmişti!

Hırslı Patrik çok hızlı cevap verdi ve Kardinal’e Papa’yı aforoz ettiğini bildirdi.

Roma İmparatorunun tavrı da Papa 9. Leo’dan yana olunca Patrik Cerilarius yine hızlı davrandı ve Pleps Sancta yani “Kutsanmış Köleler”i harekete geçirdi.

Ne zaman başı sıkışsa sokak serserilerinden oluşan bu örgütü harekete geçirip İstanbul’u darmaduman ederdi.

Yine öyle oldu.

İmparator hemen Cerilarius’u çağırdı ve isyanı durdurması için ondan yardım istedi!

İsyan yatıştı…

Devam eden beş yıl boyunca İstanbul’un en güçlü adamı Cerilarius’tu. Ne var ki 1059 yılına gelindiğinde Patrik Cerilarius, tutuklanıp dar bir hücreye kapatıldı ve orada öldü.

Patrik Cerilarius hırslarıyla yaşayıp öldü. Geride ise günden güne kan kaybeden bir Roma ve birçok parçaya bölünmüş Hristiyan dünyası kaldı.

Aslında Hristiyan dünyasındaki ihtilaflar çok eskiye dayanıyordu.

Büyük Konstantin M.S. 330 yılında imparatorluğun başkentini İstanbul yapmıştı. Burası aynı zamanda “Yeni Roma” olarak anılıyordu.

Beş yıl önce İznik’teki meşhur konsil toplanmıştı. Bu, ilk ekümenik konsildi.

O yıllarda Hristiyan dünyası, İsa’nın nitelikleri üzerine tartışmalara sahne oluyordu. İznik Konsilinde İsa’nın nitelikleri üzerine ne karar alınırsa alınsın bu tartışmalar bitmedi.

Ama konsili idare eden Konstantin’in çabasıyla birtakım kararlar alındı.

Konsile göre İskenderiye, Antakya ve Roma kiliseleri ekümenik ilan edildi. Bu üç kilise de apostolikti. İstanbul’daki kilise ise sıradan bir psikoposluktu.

Öyle ki papalar uzun bir süre İstanbul’daki patriği “psikopos” ünvanıyla anmıştır.

Tabii bu kararlarla birlikte Roma devletinin gücü bölünmüş oluyordu. Başkent, İstanbul’du; Hristiyan toplumunun dini gücü ise İskenderiye, Antakya ve Roma’ya dağılmıştı.

İstanbul’daki kilise bu duruma sessiz kalmayıp atak yaptı.

Dikkat edin: İznik Konsili güya Hristiyan itikadını belirlemek ve birliği sağlamak için 315’te toplanmış, 330’da İstanbul resmen başkent olmuş, 395’te Roma ikiye bölünmüştür!

Birçok Doğu Roma hükümdarının İstanbul’u ön plana çıkarma çabası, gücü Roma’ya geri getirmediği gibi daha da bölmüştür. İstanbul’un ekümenikliği her defasında onca baskıya rağmen Roma delegeleri tarafından reddediliyordu.

İstanbul’daki kilise, ekümeniklik iddiasını öne sürerken aniden “apostolik” olduğunu bile hatırlamıştı: Meğer kilise, Petrus’un kardeşi Aziz Andrew tarafından kurulmuştu!

Mısırlılardan Yahudi Samirilere kadar kilisenin bu şizofrenik iddialarını kabul etmeyen binlerce insan öldürüldü!

Konuyu çok uzatmayacağım.

Tüm bu mücadelelerin sonunda olan koca bir imparatorluğa, tüm refahını yitiren veya canından olan halka olmuştu.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girdiği zaman Roma’nın hakimiyetini kabul etmek üzere olan bir kilise vardı.

Fatih’in İstanbul’a girişiyle birlikte kilise yeniden canlandı. Patrik, “Üç Tuğlu Paşa” oldu.

Ama fitne bitmedi.

Çok ayrıntıya girmeyeceğim.

Dinin adı Hristiyanlık, Musevilik, Müslümanlık olmuş… Fark etmez.

Siyasete iç içe girmiş bir dinden daha tehlikeli ve yok edici bir şey yoktur.

Türkiye’de hilafeti isteyenlerin taşıdıkları miras, Cerilariusların mirasıdır. Aralarındaki fark takkedir.

Hilafet ilan edildiği hâlde takkeli Cerilariusların halifelik kavgası başlayacaktır. Ne değişmiştir?

Kutsanmış kölelerin yerini alan “kutsayan köleler” ise mucizevi insanlar aradıkları sürece hayal kırıklığı yaşayacaklardır. FETÖ örneği ortadadır.

FETÖ’den ders ve ibret almayanları da görüyoruz.

FETÖ’nün Fener Rum Patrikhanesi ile diyalog çabalarını da hatırlatmış olayım.

Bugünlerde dikkat edin,

ABD’nin, İsrail’in köşeye sıkıştıp kuduz köpek gibi saldırmaya başladığı bir dönemde sahibinin sesini duyanları daha çok göreceksiniz.

Karadeniz’e giremeyen, Suriye ve Rusya’da Türkiye’yi istediği yöne çekemeyen, neoliberal politikalarını yerleştiremeyen, Kürt devletini kuramayan ABD’nin en büyük müttefiğini artık daha yakından tanıyacaksınız.

Ve Mustafa Kemal’in bir zaferine daha tanık olacaksınız.

Cerilarius dar bir hücrede değil, dar bir kafanın içinde öldü. Dar kafalıların akıbeti hiç değişmez.