Bitmeyen Kumpaslar

Türkiye Cumhuriyeti, Türkçülük fikrinin gerçekleşmesidir.

Yusuf AKÇURA

II. Mehmed devrinde kurulan imparatorluk, belki de yeryüzünün son ütopik imparatorluğuydu. Temelinde Türklük bulunan bir devlet daha imparatorluk safhasına geçiyor, bununla birlikte imparatorluğun bir gereği olarak kendi özünden de kopmaya başlıyordu.

Gerçek bir imparatorluğun özünden kopmadan yaşayamıyor oluşu, Tanrı’nın devletlere bahşettiği güç karşılığında aldığı bedel olsa gerektir.

Bir devlet yapısı için en büyük tehlike, menfaat gruplarının güç elde ederek devleti yönetmesidir. Bu grupların bir kısmı doğrudan bir kısmı da dolaylı olarak devleti yönetmek ister. Geçmiş zamanlarda devlet idare eden hanedanlar için de en büyük tehlike bu konudur. Türk ailelerinin güçlü birer hanedan durumuna gelmeden başkentten uzaklaştırılmaları biraz da bundandır.

Çünkü Türk’teki kudret ve kabiliyet bazen kendi başına iş açabiliyor, dirliği ve birliği kurduğu gibi yıkabiliyor.

Konuyu çok uzatmayayım, normal şartlarda derinlemesine incelenecek bir konudur.

İmparatorluk devrinde Türk kimliği gerçekten de zaman içerisinde uykuya dalmıştır. Bu, Türklerin topyekün yok oluşu gibi görülmemelidir. İmparatorluk yapısına sahip bir devletin asli unsuru olarak Türklerin sistemli bir milliyetçiliğe geç kalışı normaldir. İlk hedef devleti ayakta tutmak olduğundan diğer unsurlar ilk başta Osmanlı, Müslümanlık, dini hoşgörü çatısı altında elde tutulmaya çalışılmıştır.

Kaçınılmaz olarak da başarısız olunmuştur çünkü öyle ya da böyle her ulus mutlaka günün birinde uyanır. Mesele geç kalıp köle olarak uyanmamaktadır.

Osmanlı devrindeki ilk Türkçü aydınlar, bol bol eserler yazdılar. Çok sayıda çalışmaya imza attılar. Elden geldiğince teşkilatlı faaliyetler yürüttüler. Dört bir yanı alevler içinde kalmış Türk vatanını kurtarmak için Türklüğü uyandırmaya gayret ettiler. Bunda da başarılı oldular.

Çünkü Türk’ün ruhu uyanınca o ruhtan doğacak en eşsiz eser olan Mustafa Kemal ortaya çıktı. O, Türk vatanını kurtarmakla kalmamış; Milli Mücadele sırasında da Cumhuriyet Devrinde de Türklüğü merkeze almıştır.

Türkçü fikir adamları en büyük değeri yine onun devrinde görmüşlerdir.

Bununla birlikte ne yazık ki rahmetli Murat Adji’nin ifade ettiği gibi, Türk’ün bozkırında kahramanlık da hainlik de bir arada yaşamaktadır.

Daha Mustafa Kemal Atatürk devrinde kumpaslar, suikast girişimleri baş göstermiştir.

Meşhur Yavuz-Havuz Davasını bilirsiniz.

Mustafa Kemal’in denizlerin ötesini aşan ufkuna, maalesef Fevzi Çakmak bile yetişememiştir ki Türk donanmasının faaliyeti ve durumu noktasında neredeyse II. Abdülhamid ile aynı çizgidedir.

Neyse ki Yavuz-Havuz davasının getirdiği zaman kaybına rağmen Mustafa Kemal’in eşsiz dehası sayesinde Türk donanması gücüne güç katmıştır.

Bir diğer kumpas ise Türkçülere karşı gerçekleşmiştir.

Bütün hayatı boyunca sürgünlerle, mahkemelerle, tabutluklarla uğraşan Hüseyin Nihal Atsız’ın da en rahat devri bu devirdir.

Ha, bu arada “Atsız, Atatürk düşmanıydı.” diyenler olacaktır. Şimdiden onlara şunu yazayım: Eski Dışişleri Bakanlarımızdan olan Mümtaz Soysal, gençliğinde inkılapları çok ağır eleştirmiş olmasına karşın (Bknz. Baki Tuğ – Türkiye Gerçekleri ve Soysal Davası) Atatürkçü düşüncenin temsilcisi olarak ölmüştü. Erdoğan için, “Başbakan tam bir Atatürkçü gibi konuştu.” diyen de Soysal’dı.

Birini alıp bağrımıza basalım, diğerini alıp Atatürk düşmanı ilan edelim.

İlk olarak şunu bilmek gerekir: Bir yolun asıl adamı, o yolda hem eylem hem de fikir bakımından cesur olandır. Her gelene “aman ağam”, her söylenene “Emredersin Paşam” diye yaklaşan biri hiçbir yolun yolcusu değildir. O, yalnız kendi yolunun yolcusudur.

Hakikati söylemekten çekinen biri, neye hizmet eder?

Bir kimsenin yönetimini, icraatını eleştirmek, o kimseye düşman olmak demek değildir.

Atsız’ın Atatürk’e bakışı hakkında madde madde görüşlerimizi aktaralım:

1- Atatürk konusunda en çok “Dalkavuklar Gecesi” kitabı gündeme getirilir. Bu kitapta doğrudan Atatürk’ün hicvedildiği söylenir. Yakan Cumalıoğlu, Atsız’la bizzat görüşmüş ve eseri kim için yazdığını sormuştur. Atsız, kitabı Atatürk’ün çevresindekiler için yazdığını ifade etmiş ve bugün olsa belki onu da yazmayacağını eklemiştir.

2- Yağmur Atsız, babasının ağzından şu sözleri aktarıyor: “Gençliğimizde ona karşı bazı hususlarda hata etmişiz.” Yine Yağmur Atsız, şunları aktarıyor: “Atatürk’e vaktiyle ne kadar insafsızca yüklendiğimi ve onun pek çok konuda ne kadar haklı olduğunu yeni idrak ediyorum.”

3- Dr. Rıza Nur’un hatıratıyla ilgili de Atsız’a yüklenilir. Oysa en yakın öğrencilerinden Altan Deliorman’ın aktardıkları çok nettir. Deliorman, Atsız’ın bu hatıratı görünce Dr. Rıza Nur ile ilgili görüşlerinin büyük ölçüde değiştiğini aktarır. Yine Yakan Cumalıoğlu, hatıratı bizzat Atsız’a sormuş ve Atsız da hatıratın Atatürk ve cumhuriyet düşmanları tarafından kullanılmak istendiğini, çarpıtıldığını, doğru olmadığını, hukuki girişimlerde bulunulacağını ifade etmiştir.

4- Vefatına yakın bir tarihte Atsız, bir mektubunda aynen şunları yazmıştır: “Bu gidişle korkarım, Türkiye’de Atatürk’ü savunan bir ben kalacağım. Çok aşırı ve haksız bir Atatürk düşmanlığı yapılıyor.”

“Kürk Mantolu Madonna” ile yeniden popüler yapılan Sabahattin Ali’yi de bu ülke bağrına sarar. Onun,

“Memleketten Haber

Hey anavatanından ayrılmayanlar,

Bulanık dereler durulmuş mudur?

Dinmiş mi olukla akan o kanlar?

Büyük hedeflere varılmış mıdır?

Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?

Mebus yaparlar mı her şaklabanı?

Köylünün elinde var mı sabanı?

Sıska öküzleri dirilmiş midir?

Cümlesi beli der enelhak dese,

Hâlâ taparlar mı koca terese?

İsmet girmedi mi hâlâ kodese?

Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?

Koca teres kafayı bir çekince

…………………………………….

İskender’e bile dudak bükünce

Hicabından yerler yarılmış mıdır?”

Şiirinden habersiz midir?

Tabii ki hayır!

Bu milletin şuuruna vurulan bütün darbeler sinsicedir. Bu millete Sabahattin Ali gibi daha nicelerini dayattılar. Köylüye sabanını, öküzüne semizliğini geri veren adama etmediği hakaret ve iftira kalmayan bir adamı Atatürkçü sanıp bağrına basanlar, kendilerini de Atatürkçü zannediyorlar.

Sonra da çıkıp sanki çok önemli kimselermiş gibi, “Atatürk’ü sevmediğini yazan adamı anmayız.” diyorlar.

Şunu da ekleyerek Sabahattin Ali meselesini kapatayım: Kendisi yurt dışına kaçarken başına aldığı darbeyle değil, insan kaçakçılığı yaparken ölmüştür.

Şiirlerin en güzellerini yine Atsız, Mustafa Kemal’e yazmış. Okuyalım:

“Asırlar bize yaştır,

Kemal ülküye baştır.

Bize yol göster Kemal,

Anayurda ulaştır.”

“Arkasında olmasaydı şanlı bir mazi

Bu milletten çıkar mıydı bir büyük gazi?”

“Saygı olsun bu çelik atlıların gök tuğuna,

Tuğu kaldırmış olan orduların başbuğuna.”

Yine, “Yeni binanın adı cumhuriyettir. Temelinde kan ve iman vardır. Biz bu binanın yıkılmayacağına inanmışız.” diye yazan da Atsız’dır.

Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının bilinen ve bilinmeyenleri arasında türlü kahpeler, türlü kahpelikler vardır. Cumhuriyet tarihinin en büyük kumpaslarında hem devlet hem de millet ipten dönmüş ama bunu bugün bile tam olarak idrak edebilmiş değiliz.

İşte o kumpasların ilk tecrübeleri, Atatürk’ün etrafındaki fikir insanlarına, Türkçülere vurulan darbelerle elde edilmişti. Atsız’ı tabutluklara kapatan İnönü çok mu Atatürkçüydü? Ebedi Başkomutan daha hayattayken “kendi bildiklerimizi uygulayacağız” psikolojisiyle iktidar hırsına kapılanlar çok mu Atatürkçüydü? Türk donanmasını Marmara’ya hapsetmeye kalkanlar Atatürkçü düşüncenin neferleri miydi?

Sözünü edebini bozmamak kaydıyla sakınmadan söyleyenler mi Atatürk düşmanı oldu?

Şehit Necip Hablemitoğlu, “Ötüken dergisini sattırdığım için Atsızcı suçlamasıyla bu partiden (MHP) ihraç edildim.” demişti.

Bence bu söz üstüne tekrar tekrar düşünmekte yarar vardır.

Son birkaç yıldır gördüklerim, duyduklarım, okuduklarım üstüne daha fazla kayıtsız kalamadım. Maskaralık piyesine seyirci olmak bana göre değildir.

Ve bir şeyi daha açıkça ifade etmek isterim.

Atsız, sonradan fikrini değiştirse de değiştirmese de Mustafa Kemal konusundaki görüşlerinde hatalıdır. Ancak o, bu görüşleri açıkça dile getirecek ve bunu yaparken edebini bozmayacak kadar merttir. Ben de onun yanıldığını yazacak kadar mertim.

Kişi, insanların korkusuyla insan olmaktan çıkar. Robotlaşır. O zaman da kişiliğe yani mertliğe, ahlâka, namusa ihtiyacı kalmaz.

Ben robot değilim. Sancak taşıyanlardanım. Hatalarımla, yanlışlarımla da bu sancağı ileri götürmeye devam edeceğim. Bir araya geldiğinde ahlâk abidesi kesilen şuursuz kalabalıklar için doğru bildiğimi yazmaktan çekinmem.

Bu vesileyle, vefat yıl dönümünde Hüseyin Nihal Atsız’ı saygı ve rahmetle anıyorum.