Baldıran Zehri

“Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.”

Sokrates’in Savunmasından (Platon)

Sokrates neredeyse tüm hayatı boyunca kendisi de dahil olmak üzere aslında hiçbirimizin bir şey bilmediğini anlatmaya çalıştı. Sonunda birtakım Atinalıların hışmını üstüne çekti. Sonunda baldıran zehri içerek ölmeye mahkûm edildi.

Belki de mesele, bilmeye başlamak için bilmediğimizi kabul etmekti. Sorun ise zaten biliyor olduğumuzu düşünmemizdi. Öyle ya gözler niye vardı? Görüyorduk işte: Güneş doğuyor, batıyor; savaşlar oluyor, insanlar ölüyor; kendine çok güvenen bir adam sevdiği kadına kavuşup ona dokunuyor; bir kadın, gündelik alışverişini yapıyor; bir asker sopayla ve bir öğrenci de kalemle talim yapıyor; iki kere iki de dört ediyordu.

Her şeyin en iyisini biz biliyorduk. Yanılamazdık. Yanıldığımızı kabul etmemiz için birilerinin kurban edilmesi gerekliydi. Bir dönemde Sokrates baldıran zehri içip kurban edildi. Başka bir dönemde Giordano Bruno yakılıp kurban edildi. Kurban etmek yetmiyordu, kimilerine de yaşarken hayat zehir edildi. Galileo korkutulmuştu. Leonardo da Vinci hakkında Hakikatin Ağzı’na bol bol şikâyet konulmuştu.

Bugün hamasi sözlerle övündüğümüz Biruni mezhepçilikten yakınırdı ve zındıklıkla suçlanmıştı. Aynı şeyler İbni Sina ve Farabi için de geçerliydi. Günümüzde bile Cübbeli Ahmet denen herif tarafından “İşi akla dayandırdıkları için” kafayı yemekle ve kâfir olmakla itham edilmişlerdir.

Bu dincilerin akıllı adam görmeye dayanamamaları tabii ki şaşılacak bir şey değildir. Akıllı insanlara olan düşmanlıkları konusunda bin yıllık mankafalılığı hiç değişmeden sürdürdükleri için de ayrıca tebrik etmek gerekir.

Ülkemizde ve dünyada sayısız olay meydana geliyor. Biz bütün bunlardan ders çıkarmıyoruz çünkü her şeyi biliyoruz (!). Birbirimizi yiyoruz çünkü en iyi biz biliyoruz (!).

Bilmediğimiz tek şey, hiçbir şey bilmediğimiz.

Onun haricinde her şeyi çok iyi biliyoruz.

Şöhret tuzağına, makam rüyasına, para hırsına düşmeyi çok iyi biliyoruz. Adam satmayı, hak yemeyi, ihanet etmeyi, korkup köşeye çekilmeyi, güçlüyü görünce orta yolu bulmayı çok iyi başarıyoruz.

Bilgece tevazuyu değil, budalaca kibri tercih ediyoruz.

Armut dibine düşüyor, dibini aydınlatmaya kalkan mumu da yakıyoruz. Böylece gelecek nesillerin de hayatını karartıyoruz.

Her şeyi bildiğimizi zannederken aslında Platon’un mağarasında yaşıyor olmamız nasıl bir duygu?

Sorgulamadığımız sürece bilemeyeceğiz. Her şeyi bildiğimiz sürece sorgulamayacağız.

Böylece küçük maketlerin dev gölgeleri bizleri oylamaya, korkutmaya, yönetmeye devam edecek.