Kökü derinlere inen tarihiyle, tüm mazlum milletleri ilgilendiren bağımsızlık mücadelesiyle, tüm dünyayı ilgilendiren kuruluşuyla Türk cumhuriyeti, ilelebet payidar olacak bir felsefeye sahiptir. Bu felsefeyi ortaya koyan, Türk’e gelecek asırlar için varacağı hedefleri gösteren, Duverger’in “Kemalizm, Türkiye tarihinin bir parçası olmaktan çıkıp politik bir sisteme önderlik etmeye başladı çünkü yeryüzünde henüz Moskova ya da Pekin tımarına girmemiş olan üçüncü çeşit devletlere yol göstermektedir. Bu sistem, Marksizmin karşısına dikilen ikinci bir alternatiftir.” şeklinde ifade ettiği “esas yolu” yaratan kişi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Neoliberallerin yıllardır dolarları sayesinde propagandasını yaptırdığı yalanların aksine Kemalizm’in çağı yeni başlıyor. Günümüzdeki gelişmeler çok net bir biçimde bunu göstermektedir.

Çok kutuplu dünyanın son günlerindeyiz. Başını ABD’nin çektiği Batılı güçler artık dünya dengesinin ağır basan tarafında değiller. Hâlâ çok güçlü olmakla birlikte tekel olma şansını kaybettiler. Diğer yandan Moskova ve Pekin, “Doğu’ya dönüş” felsefesinin öncülüğünü yapmayı hedefliyorlar. Müslüman ülkelerde bile bunu ciddi ölçüde başarıyorlar çünkü Türk devletinin temelinde yer alan Kemalizm’i uygulamak bir yana onu yok etmeye çalışan bir iktidar, hem günümüzün ve geleceğin dünyasıyla çelişiyor hem de içeride ve dışarıda tüm noktalarda zümre menfaati uğruna ülkenin menfaatlerini feda etmekten çekinmiyor.

1938’den sonra herkes -en başta da yanında olanlar- Mustafa Kemal’den daha iyi bildiğini düşündüğü ya da “Bence de istikbal göklerdedir.” tavrında yaklaştığı için Türk devletinin öz yolundan sapması erkenden başladı.

Her gelen bir kesimi kucakladı!

Ezilen milletlere öncülük yapan devletin siyasetçileri, kendi halkını ezmeye ve sonra da onları kucaklamaya başladı.

Gerçek şu ki kucaklamak var, kucaklamak var. Bizi epey güzel kucakladılar.

Biri başörtülü bacım, diye ağlarken öbürü Marksizm’e Kemalizm maskesi giydirmeye kalktı. Her fırsatta her ikisi de çıkıp Mustafa Kemal’in prensiplerini suçladı. Adına da demokratik açılım dedi.

Ve biz birçok kez anayasa değişikliği gördüğümüz hâlde, her defasında ilk defa değiştirecek ve her şeyi düzeltecekmiş gibi davranan siyasetçilere kapıldık.

Her defasında açılım yapıldığı hâlde ilk defa yapılıyormuş gibi elimizi taşın altına koyduğumuzu zannettik.

Her on yılda birkaç defa düzeni kökünden değiştirdik (!).

Darbeler oldu, kudretli adamlar gelip geçti. Mangalda kül bırakmayanlar oldu, adamları isterse hilafeti getireceklerini iddia eden demokrasi yıldızcıklarımız bile oldu. Birçok kere darbe girişimi oldu, birçok kere darbe girişiminde bulunanlar arasında yargılananlar hatta asılanlar oldu.

Ama “%51 bize daha yakındır.” diye darbeci affedenler, darbecileri de ilk defa yargılıyormuş gibi yaptılar.

Ordunun komuta kademesi birçok kez tasfiye edildi. Necdetler geldi, Necdetler geçti.

Bizim hafızamız öyle kötü hatta öylesine yoktu ki her defasında bunlar ilk defa oluyormuş gibi zannettik.

Ancak her şey bilim-kurgu filmlerindeki gibi oldu. Aynı olayları tekrar tekrar yaşadık veya izledik.

Aynı kan defalarca aktı. Aynı gelecek defalarca yok oldu. Aynı reformlar, aynı reçeteler, aynı kafada liderler…

Birkaç defa yazdığım gibi özellikle 90’lı yılları iyi anlamak gerekir. O dönemde ABD’li yazarlar başta olmak üzere yabancı Türkiye uzmanlarının Türk devletinin temellerine yönelik sözde önerilerine, “sahibinin sesi” olarak çalışan çakma aydınların serzenişlerine, uyguladığı politikanın ne anlama geldiğini bile bilmeyen cahil siyasetçilerin hatalarına iyi bakmak gerekir.

O zaman AKP’nin ne için kurulduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Birçokları AKP’nin değiştiğini ya da değişmek zorunda kaldığını iddia ediyorsa da gerçek böyle değildir. Mevcut iktidar, ayakta kalabileceği her yerdedir.

Son yirmi yıldaki istikrar, 1938’den sonra birçok kez izlediğimiz tiyatroları ve hataları aynı iktidar döneminde görmekten ibaret değildir.

Yani bir gün Ahmet bir gün Mehmet yapmıyor da her gün AKP yapıyor.

Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay arasındaki meseleyle birlikte çok kilit bir noktaya geldik. AKP bu sefer muhafazakâr devrimci kostümüyle beklediği fırsatı yaratmış görünüyor. CHP’yi her defasında terör örgütleriyle yan yana getirip propaganda yaparken sahne arkasında HDP türevleriyle görüşüyor.

Muhtemelen onlara HDP’nin yerini almalarını vadediyor veya etmeye hazırlanıyor.

2015’te “Türkiye milleti” yaratma sevdası ve ulus kavramına olan muhalif beyanlarıyla bilinen bir Başdanışman’ın öncülüğünde yeni bir sürece sokuluyoruz.

Bu süreçte şunu da göreceğiz: MHP ya Türkiye milliyetçisi olacaktır ya da Türk milliyetçisi. Türk milliyetçisi olarak kalacaksa AKP’nin HEDEP’le olası anlaşması karşısında muhalif olmak zorundadır. Türkiye milliyetçiliğinde uzlaşmaya kalkarsa tamamen tabansız parti olur, devlet içindeki kadroları ince ince tasfiye edilir.

Sizi bir anda 20. yy. başlarındaki Rusya’ya götürüp yazıyı da bir anda bitireyim.

Rusya’da Slavistler ve Bolşevikler kapışırken olan halka oluyordu. Türk toplulukların içinde bulunduğu durum ise zaten ortadaydı. Bolşevikler menfaatleri için Batı’ya yanaşmaktan hiçbir zaman çekinmemişlerdir ama her zaman Batı’nın karşısında konumlanmışlardır. Pan-Slavistler de anlaşılacağı üzere tüm Slav memleketlerini birleştirmeyi hedefliyorlardı ama yaptıkları her eylem Rusya’ya yıkım getirecek ütopik hedeflere dayanıyordu.

Derken Nikolay Trubetskoy gibi adamlar çıkıp Avrasyacılık düşüncesini ortaya attılar. Ruslara “Slavlık eyvallah da Türklüğü, Türklerle olan geçmişi de hatırlayın.” dediler. Batı’ya karşı ancak bu şekilde dik durabileceklerini anlattılar. Bolşevikler ise özellikle Stalin döneminde bunu asla dinlemezlerdi. Stalinistlerin yaptığı tek şey Türklere karşı zulüm olmuştur.

Bugünkü Rusya işte bu Çarlık ve Sovyet rejimlerinin yarattığı yıkımın ardından gelen Yeni Avrasyacılık düşüncesine meyillidir hatta devletin temeline düşünce yerleştirilmiştir.

Yalacılığın savaş yöntemi, yalancıların savaşçı olduğu dünyada hakikatin yoluna üçüncü yol denmesi normaldir. Bunda şaşırılacak bir şey yoktur.

Dünya değişirken Türkiye de hiziplere bölünmüş durumdadır. Sözde düşünürlerin sahte fikirlerinin yarattığı tahribat artık yetmiştir.

Türkiye’yi yönetecek gelecek nesiller bunun bilincindedir. Dünyanın hakikat yolu, Türkiye’nin bu gelecek nesillerle birlikte devletin temeli olan ve asırlara dayanan faziletli Türklük hamuruyla yoğrulmuş Kemalizm yolu olacaktır.         

“Türk” ve “Türk ulusu” ifadesine alerjisi olan günümüz Oded Yinonlarına müjdeyi vermiş olalım.