Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşılaştığı en büyük iftira “din” konusundadır. Bu iftira, Türkiye’nin laik rejimini yıkmak isteyenlerce uydurulmuştur. İrticaî faaliyetleri nedeniyle ordudan atılan herkes her zaman olduğu gibi dinin arkasına saklanarak inancı nedeniyle ordudan atıldığını iddia etmiştir. Hesapta tek suçları dindar olmaktır. Dindarları istemeyen TSK ise onları ordudan atmıştır.

Gerçekte ne öne sürdükleri gibi hiçbir yıkıcı faaliyette bulunmayan masumlardır ne de TSK’yi yönetenler dindarlara zulmetmişlerdir.

Mesela SADAT’çı Adnan Tanrıverdi, “Ben inancım yüzümden atıldım” diyemez. Her ne kadar kendisinin ve çevresinin iddiası bu olsa da gerçekte kadro yetersizliğinden atılmıştır. Tuğgeneral rütbesinden emekli olduğuna ve Özel Harp Dairesi gibi önemli yerlerde görev aldığına göre Tanrıverdi ya tuğgeneral olunca Müslüman olmuştur ya da dindarlığa terfi etmiştir. Koskoca ordunun Tanrıverdi’nin inancını bilmemesi mümkün müdür?

Pekiyi… Kendisinin tuğgeneral olmasını sadece istihbarat eksikliği ya da ihmâlle açıklamak sıradan olmaz mıydı?

Yıllar önce Tanrıverdi adının gündeme geldiği ilk günlerde kendisinin birliğinde askerlik yapmış birinin bana sosyal medya üzerinden yazdığı anısını hatırlıyorum. Kendisi askerlik yaparken birlikteki askerî araçların kendi kendine hareket ettiklerini, akşam bu araçları görmediklerini ama sabah her nasılsa yerlerine geldiğini anlatmıştı.

Tabi hatırladığım kadarıyla ona ve birliğindeki askerlere göre bu mucizevî bir olaydı. Oysa şu iki soru akla gelmektedir:

1-Bu araçların herhangi bir kimse tarafından amaçları dışında kullanılıp kullanılmadığı ve böyle mucizevî bir olay olduğu iddiasıyla durumun gizlenip gizlenmediği araştırılmış mıdır?

2-Birlikteki askerleri etkilemek ve dinî telkinlere açık hâle getirmek için böyle tiyatrolar kurgulanmadığı garanti edilebilir mi?

Yazımın girişinde ifade ettiğim gibi TSK hiçbir zaman böylelerine zulmetmemiştir hatta Türkiye’deki siyasal İslamcıların bugünlere gelmesinde etkili olan İslamcılık ve Türk İslamcılık düşüncesini koruyan genelkurmay başkanları bile olmuştur. Bunlardan biri Cevdet Sunay diğeri ise güya bugünkü İslamcıların sevmediği Kenan Evren’dir.

1968 yılında dile getirilmiş şu ifadeler cumhurbaşkanlığı da yapmış olan Cevdet Sunay’a aittir:

“Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam hatip okulla­rını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevki­lerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz.”

Şu ifadeler de Kenan Evren tarafından dile getirilmiştir:

“İmam hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye laikliği din­sizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930’lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum.”

Kenan Evren’in ve 12 Eylül’le sözde hesaplaşmanın gündemde olduğu bir dönemde kendisinin bu ifadeleri neden gündeme getirilmedi?

Evren, Abülkadir Aksu’nun ve Oğuzhan Asiltürk’ün önünü açtı. Bu ikisi de çıkardıkları yasalarla FETÖ’nün önünü açtı. Ayrıca TSK’nin üstüne yıkılmaya çalışılan failimeçhul cinayetlerin neredeyse hepsi Aksu’nun bakanlık dönemlerinde gerçekleşti.

Varlığını ve tüm gücünü 12 Eylül’e borçlu olan siyasal İslamcılar elbette bunları dile getiremez, bu ifadeleri hatırlatamazlardı. Olan bu ülkenin gençlerine olmuş, dimağlarına yerleştirilen saçmalıklarla zehirlenmişlerdir. Din üzerinden siyaset yapmak kadar insanların duygularına oynayarak onları kandırmak da basitliktir. Bu basitliği insanlara anlatmak gerekir.

Ne yazık ki televizyonda, gazetede, sosyal medyada sunî gündemlerle meşgul ediliyoruz. Kulaklarımız yalana o kadar çok alıştırıldı ki aklımız doğruları kabul edemez oldu.

Afganistan’daki Taliban için fikir ve militan üreten yerlerin başında Hindistan’ın Diyobend bölgesinde 1867’de kurulan Darülulum (Diyobend Medresesi) gelir. Kağıt üstünde bu medreseler ve Taliban’ın inancı Hanefi – Maturidi’dir. Taliban, Afganistan’ı ele geçirdiği zaman Türkiye’de örgütün bu özelliklerine vurgu yapılıyordu. Özellikle Maturidiliğin temelini akılcılık oluşturur ki Taliban ve türevlerinin akılcı olduğunu düşünmek hepimize hayret verir.

Bu konuya girmemin sebebini açıklayayım.

İlgisiz gibi görünseler de Afganistan’dan Türkiye’ye uzanan farklı parçaların bir bütün olduğunu anlamamız gerekiyor. Ne Erdoğan’ın Taliban üyeleriyle olan fotoğraf ve videoları ne de Tanrıverdi’nin şeriat sevdası birbirinden ayrı şeyler değildir. Özellikle Afganistan ve Pakistan’dan gelen kaçakları biraz da böyle değerlendirmek gerekir.

Yani foncu beslemelere göre gariban geliyor ama gerçekte savaşçı getiriyorlar.

Savaşçı varsa savaş da vardır. Savaş kimin savaşıdır?

Savaşın amacı nedir?

Savaşın tarafları kimlerdir?

Savaşın komutanı veya komutanları kimlerdir?

Savaş açan kimdir?

Bu soruların cevaplarının SADAT, ASSAM ve mutasavver (hayal edilen) model anayasası açıklanan ASRİKA ile ilgisi nedir?

Ayrıca TSK’nin düşünce kuruluşları dahil olmak üzere her şeyine saldırıldığı bir dönemde SADAT ve ASSAM’ın ortaya çıkması tesadüf müdür?

Milyon değil milyarlarca dolarlık bütçelere ulaşıp birçok kuruluş meydana getiren siyasal İslam, Türkiye’deki seçimleri kaybetmeyi göze alabilir mi?

Görüyorum ki SADAT’la bağlantılı kuruluşların sitelerinde SADAT için “Kendini savunamayan savunma kuruluşu” yazısı yazmışlar. FETÖ de bu tiplere kalsa son derece masumdu.

Diğer yazılarımda da dile getirdiğim bir gerçeği tekrar etmekte fayda görüyorum.

Araştırırsanız tarikat ve cemaatlerde geçmişten beri muazzam bir şeyh ve Mehdi bağlılığı göreceksiniz. Öyle ki eşiyle, kızıyla, kız kardeşiyle hatta Menakib’ul-Arifin kitabında yazılanlardan öğrendiğimiz kadarıyla oğluyla, şeyhine bağlılığı sınanan; şeyhini, efendisini peygamberden üstün görecek kadar ileri gidebilen bir zihniyet var, karşımızda.

Bu zihniyet kendinden olmayanı, sıradan vatandaşların hayatını, geleceğini umursar mı?

Sunî gündemi bir kenara bırakmak gerekir…