Bir devlet için de bir tüccar için de istihbarat çok önemlidir. O yüzden mesela özellikle 16. yy’da ticarî faaliyetler için yapılan istihbarat çalışmalarıyla siyasî faaliyetler için yapılan istihbarat çalışmaları birbirine geçmiştir. Ticarî kuruluşlar ekonomik devamlılık için istihbarat faaliyetleri yaparken devletler millî güvenlik başta olmak üzere pek çok konuda istihbarat faaliyetleri yürütürler. Bu yüzden istihbarat çok önemlidir.

Psikolojik harp ve istihbarat çalışmalarında başarılı olan bir ordu savaş meydanına galip olarak çıkar. Bu faaliyetlerde başarısız olan bir ordu ise savaş meydanına mağlup olarak çıkacaktır. Bu da demektir ki aslında savaş meydanları çoğu zaman, zafer kazanmış olanın mağlup olanı imha ettiği yerdir. Aynı şey aslında siyaset sahnesi için de geçerlidir. Clausewitz “Savaş Üzerine” isimli eserinde, “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” der.

Siyaset sahnesindeki oynaklık da çoğu zaman istihbarattaki oynaklık nedeniyledir. İstihbarat güçlüyse ülke de güçlüdür, özgüvenlidir. İstihbaratta zaaflar varsa ülkenin de zaafları vardır, demektir.

Küçük bir örnek…

Eski Genelkurmay başkanları Hilmi Özkök ve İlker Başbuğ, FETÖ ile ilgili olarak aynı şeyden şikâyet ediyorlar. Özetle diyorlar ki: FETÖ’ye yeterince müdahale edemedik çünkü öğrenci alımlarında istihbarat faaliyetleri bizde değil MİT’teydi.

MİT’e bakıyoruz. Eski MİT müsteşarlarının hepsi meğer önceden FETÖ’yü tespit etmiş, bildirmiş, bütün oyunu çözmüş.

Şenkal Atasagun, Emre Taner… Hele Emre Taner’e sorsak FETÖ’yü bitirmiş olduğunu, bizim hayal gördüğümüzü bile söyleyebilir.

Mesela Taner, 2016’da TBMM araştırma komisyonuna verdiği ifadede, “MİT ülkenin namusudur, benim çalıştığım dönemde FETÖ sızması sıfıra yakın” diyor.

Bunu aynen böyle alıp kabul edersek kendimizi aptal yerine koymasına müsaade etmiş oluruz. Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin ne diyor bakalım:

“Taner Bey görüşmemizde Fetullah Gülen için bana ‘Ya bu adamdan ne istiyorsunuz? 70 yaşında bir ihtiyar. Size ne zararı var? İstersen sizi tanıştırayım. Kendiniz görün.’ dedi.”

Taner Bey’e şu soruları sormak gerekir:

1- 15 Temmuz’da Hulusi Akar’a “Sizi hocayla görüştürelim” diyenlerden farkı nedir?

2-Taner Bey Gülen’i ciddiye almadığına ve zararsız olduğunu düşündüğüne göre MİT’te onun döneminde sızmanın sıfıra yakın olması mümkün müdür? Aksine sızmaların tavan yapması gerekmez mi?

3-Emre Taner, Fetullah Gülen’le nasıl tanışmıştır?

4-AA’da 09.11.2016 tarihli bir habere göre Emre Taner, MİT İstanbul Bölge Başkanı olduğu dönemde Fetullah Gülen’in kaldığı eve girdiklerini belirtiyor ve şunları söylüyor: “Saat farkıyla, dakika farkıyla girdik. Yatağı henüz sıcaktı.” Emre Taner’in Fetullah Gülen’le tanışması işte bu noktada önem kazanmaktadır. Taner’in o dönemde Gülen’i tanımadığını gösteren bir kanıt var mıdır? Gülen son anda gittiğine göre operasyon kendisine ihbar edilmiş olmalıdır. Bu durumda Taner den de şüphe etmek gerekmez mi?

6-Aynı haberde kendisi çözüm sürecini, Habur’u ve Oslo’yu savunuyor. Neden?

Son sorunun cevabını ben vereyim: Kendisi özellikle Oslo’nun yaratıcılarındandır. Güya İngiliz elinde dönen PKK faaliyetlerini kontrol altına almak için böyle bir şey yapmışlar. Bunları yok etme amacı yok… O görüşmede neler konuşulduğunu herkes biliyor.

Bir istihbaratçı, hakkında DGM’de dava açılmış bir şahsı incelemeden, hakkında çalışma yapmadan, iyice analiz etmeden zararsız olduğu kanısına varabilir mi? Şunu da gözden kaçırmayalım ki kumpaslar sayesinde rahatlıkla ortaya konan Oslo ve çözüm süreci siyasetini tasarlamış bir kimsenin FETÖ’cü olmasa bile temas hâlinde olmamasının, iş birliği yapmamasının imkânı yoktur. Çoğu AKP’li bile “İş birliği yaptık çünkü menfaatimizeydi” diyebiliyor.

Ve kendisi hakkında son bir şey daha… Yine Pekin’e diyor ki: “Taraf’la uğraşmayın, arkasındaki güç büyük.”

Bir istihbaratçı üstelik de bir müsteşar nasıl böyle konuşabilir? Sen bölücü faaliyetleri sözde İngilizlerin elinden almaya cesaret ediyorsun da Taraf’la mı uğraşamıyorsun? Böyle bir çelişki nasıl açıklanabilir?

15 Temmuz’u araştıran komisyona verilen ifadelere bakılırsa ifadeye çağrılan herkes aslında büyük oyunu önceden görmüş, çözmüş, yetkililere bildirmiş ama kimse onları dinlememiştir. Komisyona verilen ifadeler hep gariban kahramanların hikâyesidir. Zannederim o komisyona verilen ifadelerden birkaç dizi, birkaç film çıkar ve biz Polat Alemdar gibi nur topu kahramanlar ediniriz. Sanal kahramanları pek severiz.

Şenkal Atasagun…

Bakın zamanında Gazeteci Mustafa Balbay’a FETÖ ile ilgili neler söylemiş:

“(…) Yurt dışında okul açma faaliyetleri çok iyi organize ediliyor. Bizim gözlemlerimize göre bu Gülen grubunun başarabileceği bir şey değil. Mutlaka başka bir destek söz konusu… Bazı yerlerde bizim de yardımcı olduğumuzu söylüyorlar… Örneğin Kuzey Irak’ta, Erbil’de ama aslı yok.”

Kuzey Irak’ta, Erbil’de MİT’ten yardım alıp almadıklarını bilemem ki yardım almamaları pek mümkün görünmüyor. Bir ihtimal bundan kendisinin haberi yoktu ama sızmalar yardım ediyordu, diyelim.

Kendisinin ve arkadaşlarının çizdiği Ergenekon’a ait sözde yönetim şeması onlara çok yardımcı olmuştur.

Büyük infial (!) uyandıran bu şemanın çizimine ne zaman başlanıyor? 2003 yılında… Adnan Tanrıverdi’nin 2006’da Hilmi Özkök’e yazdığı mektubu gözünüzün önüne getirirseniz operasyonun büyüklüğü daha açık bir şekilde anlaşılır.

Tanrıverdi’nin mektubu verdiği tarihe dikkat çektim çünkü Ergenekon şeması diye kamuoyuna sunulan şemanın, Özkök’ün önünü açtığı konuşulmuştur. Çıkarım yapmak size kalmış…

2009 yılında İP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Basri Özbey, Atasagun hakkında suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu dilekçesinde Şenkal Atasagun’un suç işlediği, şemanın TSK’ye karşı komplolarda kullanıldığı ifadeleri yer alıyordu. Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Soruşturma Bürosu Savcısı Abbas Özden, Atasagun hakkında Başbakanlık’tan soruşturma izni istemiştir. Dönemin başbakanı Erdoğan’dı. Atasagun’un görevini kötüye kullandığı, TSK’nin alenen aşağılandığı yönündeki bir iddianın savcılık tarafından soruşturulmasına izin çıkmadı.

Farklı bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2020 yılında MSÜ Harp Okulları diploma töreninde aynen şu ifadeleri kullanmıştı: “Kimi tarihçilerin dediği gibi biz ordusu olan toplum değil, bizatihi kendisi ordu olan milletiz. Bu hakikatin idrakinde olmayan kimi gafillerin ve hainlerin ısrarla ordumuzla milletimizi ayrıştırmaya çalışması beyhude bir gayrettir.”

Erdoğan’ın ifade ettiği şeyi yıllardır söylüyoruz: Ordu-millet.

Pekiyi…

Bu askerî vesayet-sivil vesayet söylemleri de neyin nesidir?

Ordu-millet isek MİT neden uzun zamandır süren bir gayretle sivilleştirildi?

MİT’in sivilleştirilmesi, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarını beraberinde getirmedi mi?

Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında TSK’nin cami bombalayacağını iddia edenlerin amaçlarından biri Erdoğan’ın ifade ettiği ayrıştırmayı yapmak değil miydi?

Özkök’ü, Özkök’e mektup yazan Tanrıverdi’yi, “Psikolojik Savaş” kitabıyla TSK’ye karşı psikolojik harp yürüten Nevzat Tarhan’ı, Özkök’ün önünü açan Atasagun’u, FETÖ’yü zararsız diye aklamaya kalkan Taner’i nereye koyacağız?

“Ergenekoncu Kemalistler” denseydi Silivri’ye koyardık.

Kimi dini, kimi kimliğini ortaya koyduğu için ya emeklilik veriyoruz ya da önemli kişi yapıveriyoruz.