Osmanlı dönemi Rumlarına, Ermenilerine bile benzemeyen ve gözlerinden fitne ve kibir akan bir kadın, uzun süredir sosyal medya üzerinden milleti tahrik etmeye çalışıyor. Yazıp çizdiği hamasî şeyler, dincilerin kendilerini tatmin etmelerini sağlıyor. Yazık ki açık bir şekilde bir etki ve provokasyon ajanı işini yapıyor, buna karşın yargı görevlilerinden tek ses çıkmıyor.

Bahsettiğim kadın, Özlem Doğan’dır. Gerçekten, laf olsun veya alay edeyim diye yazmıyorum. Kadın gerçekten Anglo-Sakson rahibelerine benziyor. “Beyaz Dul” lakaplı Samantha Lewthwaite’la ikiz kardeş gibiler.

Şimdi bu kadın Osmanlı edebiyatıyla milleti zehirliyor. Profil fotoğrafına koyduğu sözde çalışma sırasındaki fotoğrafı da gösteriyor ki ajan bile olsa rolü dincilik olan birini adam edecek hiçbir şey yoktur.

Düşünsenize… Kitap okurken fotoğraf çekerek imaj yaratmaya çalışıyorsunuz ama Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu Atatürk’ün çıkardığını sanıyorsunuz. Üstüne bir de bu kanunu çıkaran DP iktidarının lideri Adnan Menderes’i “demokrasi şehidi” diye ululuyorsunuz. Görklü Tanrı kimseyi bu zavallının düştüğü duruma düşürmesin.

O zaman Özlem’in üzüleceği ilk şeyi bu noktada hatırlatalım: Menderes, ABD “emriyle” Türkiye’ye gönderilen Athenagoras’ın elini öpen adamdır. O Athenagoras’ın heykeli, Yunanistan’ın Yanya bölgesinde dikilmiştir.

Gerçi bir Anglo-Sakson rahibesi, Fener Rum Patrikhanesi lehine olan bir şeye üzülür mü yoksa sevinir mi?

Lozan’a karşılar ya… Lozan’ı delmek için kılı kırk yaran Fener Patriklerini pek bir sever bizim ülkenin dincileri…

Türkiye’de, okullarda okutulan tarih kitaplarının mantığı yanlıştır. Biz olayları okuyarak büyüyoruz ama olayların arkasındaki nedenleri adamakıllı öğrenmiyoruz. Şahsî bir çaba göstermeden tarihin gerçek yüzüyle karşılaşmamız zor oluyor. Aslında okulların tarihi öğretirken adamakıllı öğretmesi çok önemlidir ve tarih kitaplarının yanlışlığı giderek büyüyen bir millî güvenlik sorununa yol açacaktır. Neden mi? Çünkü tarihi doğru düzgün öğretmeyen devlet, çocuklarını devlet dışı kurumlara itecektir. Ondan sonra rahibeler, papazlar, Mesihler, Mehdiler kol gezer. Devlet otoritesi mi? Sizlere ömür… demek zorunda kalırız.

Tarihimiz şunu iyi öğretmelidir: Türkiye’nin Batılılaşma yönündeki çabaları ne Cumhuriyet Devri ile başlamıştır ne de Osmanlı padişahları bu hareketlere büsbütün duyarsız kalmışlardır. Öyle padişahlar vardır ki yürekten bu hareketleri desteklemişlerdir.

Hani şimdilerde bol bol hamaset yaparak diyorlar ya, “Batılılaşacağız diye Batı müziğini, Batı kültürünü, Batı kıyafetlerini getirdiniz” diye… İşte bunların memlekete gelişi 1923’ten sonra değildir.

İddia ediyorum, eğer Abdülhamit dizisindeki Abdülhamit’i izlese, orijinal Abdülhamit kahrından bir kez daha ölürdü. O dizideki Abdülhamit, gerçek Abdülhamit’ten fersah fersah uzaktır. Bunu o diziyi yazan da TRT’de yayımlatan da iyi biliyor ama öğrenciliği sırasında tarih derslerinde kafasını sıraya gömen yetişkinler bilmiyorlar. Diziden, filmden, romandan tarih öğrenen millet olduk.

Özlem bilmiyordur bence, o yüzden şunu yazayım: Abdülhamit’in “Musikiyi hem severim hem de anlarım. Güzel nota bilirim. Oldukça iyi piyano ve keman çalarım. Alaturka musikiden pek o kadar hoşlanmam, insana uyku getirir. Alafranga musikiyi tercih ederim. Bilhassa opera ve operetler pek hoşuma gider.” dediği söylenir. Paul Dussap ve Guatelli’den müzik dersleri aldığı ise kesindir.

Abdülhamit’in sarayında daima opera ve bale bölümü bulunmuştur. “Giselle” balesini çok seven II. Abdülhamit, bunun sarayda sergilenmesini istemiştir.

Ayrıca II. Abdülhamit, Alman İmparatoru Wilhelm’in eşi Augusta Viktoriya’nın elini tutup kayıktan indiren centilmendir.

Bunu da yazayım dedim de Özlem “Vay gitti abdest” diye sızlansın biraz çünkü dinci kafalar böyledirler.

Sultan Abdülaziz de iyi Batı müziği bestelerdi. “Valse Davet” en bilinen eseridir. Özlem’i dansa kaldırsam abdesti bozulur mu acaba?

Bence şöyle der: “Ben bir fermanla valsi yasaklatan Sultan Süleyman Han Hazretlerinin torunuyum!”

“Sultan Abdülaziz, Töton Şövalyelerinin torunu muydu?” derim ben de… Böylece vals başlamadan biter.

Biz Mozart’tan “Lacrimosa” dinlerken yakalansak ne kâfirliğimiz, ne Batı hayranlığımız kalır. Oysa benim evimde türküler çalardı, ben öyle yetiştim. Müzik dinlerken ayırt etmem ama benim evimde opera dinleyen benden başka kimse yoktur. Abdülhamit, yalnız kendi sarayında değil bütün ülkede operayı yaygılaştıran adamdı.

Devletin bekâsı neyi gerektiriyorsa devleti düşünenler, devletin adamları hep onu yaptılar. Bir devletin bekâsının önündeki en büyük tehlike akılsızlardır.

Devlet, yeri geldi Nizam-ı Cedid’i kurdu. Boğaz muhafızları duydular ki Napolyon’un tokatlanmasından güç alan padişah ve adamları, kendilerine efreng üniforması giydirecektir. “İstemezük” dediler ve bir ülkenin geleceğine yazık edildi.

Türkçenin resmî dil olması da bozuyor bu dincileri ama ilk defa Osmanlı zamanında Kanun-ı Esasî’nin 18. maddesi açıkça devlet hizmetine girecek olanların Türk dilini bilmelerini şart koşar. Buna Arap mebuslar ciddi şekilde karşı çıkmışlarsa da Ahmet Vefik Paşa “Aklı olan dört senede öğrenir” diyerek gerekli cevabı vermiştir.

Tabi bırakalım Türkiye’deki Türkçenin resmî dil olmasına bozulmaları, mesela Ekrem Buğra Ekinci hâlâ ağlıyor, “Kimseye dilini dayatamazdın, Osmanlı herkese kendi dilinde hitap ederdi” diyor.

Özlem gibilerin, Ekrem gibilerin maksadı da burada ortaya çıkıyor.

Türkiye Türklerindir. Türkiye’de Türkçe konuşulur, Türkçe yazılır. Burası Mısır’ı yöneten Osmanlı değildir. İşte Özlem gibi kafaları üzecek başka bir gerçek budur.

Osmanlı devletinde özellikle Batılılaşma konusunda Özlem’i üzecek çok şey vardır. Ben biraz baleden, operadan bahsetmek istedim. Ezber bozmak adına…

Biliyorum ki ciltler dolusu kitap yazsak yetmez. Dinci kafa yanlıştan dönmeyen kafadır.

Yani öyle “Benim atam namaz kılan Abdülhamit Han” diyen tayfa, filan… Yarın Osmanlı kurulsun, “İstemezük” diyecek tayfadır. İlk olarak da Orhancığımın kellesini isterler.