Bu ülkenin insanlarının sadece zihniyeti zehirlenmiyor. Biyolojik terörün her türlüsüne maruz kalıyoruz. Soluduğumuz havayı, toprağımızı, gıdamızı, suyumuzu… Neyimiz var neyimiz yok hepsini zehirliyorlar. Kendini sevmekten, olumlu anlamda ferdiyetçi olmaktan, doğa sevgisinden uzaklaştırılan; hayattan bezdirilen, tahammülü yok edilen milletimizin geleceğini karartmak için her şeyi yapıyorlar. Türk’e duyulan asırlara dayalı kin, memleketteki hayalperest piyonlar aracılığıyla can yakmaya devam ediyor.

Eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanma nedenlerinden biri Erzican’ın İliç ilçesindeki altın madeniydi. Cihaner, tarikatlarla beraber altın madenini araştırdığı için Ergenekon kumpası sürecinde tutuklanmıştır.

Bir başsavcıyı görevden alabilirsiniz. Tutuklayabilirsiniz. Gerçekleri hiç beklemediğiniz yerden biri çıkıp yine savunur. Başsavcının araştırdığı altın madenini, o madenin zehirlediği çevrede, İliç’in Sabırlı köyünden emekli Makinist Sedat Cezayirlioğlu Türkiye’ye duyurmuştur.

Cezayirlioğlu, yıllardır bu meseleyle uğraşıyor, insanlara sesini duyurmaya çalışıyor. Kendisinin karşısında ise “Anagold” adı altında toplanmış SSR Mining ve Çalık Holding ortaklığı var. Hiç şüphe yok ki tam olarak bu nedenle Cezayirlioğlu’na birçok dava açılmış, teröristlik ithamıyla suçlanmış ve bunların hepsinden mahkemelerce aklanmıştır.

Anagold Madencilik tarafından 1999 yılında kurulan Çöpler Maden İşletmesi, İliç ilçesine 8 km uzaklıktaydı. O tarihten itibaren projeye aşamalar hâlinde devam edip işleri ilerleten şirket, çevre köylere 12 milyon liradan fazla yatırım yapıyor. Bu para, sadece o köylerde yaşayan ailelere verilen hane başı paradır. Bunun haricinde bazı yerlerde konutlar, camiler yapıyor. Sesini çıkaran köylüleri ise tehdit ediyor. Ayrıca bazı köylülerin çocukları yüksek maaşla işe alınıyor. Bunlar hastalandı mı, hastalanacak mı, bilgim yok. Nihayetinde yarı yolda bırakılırlar, bir tekine ve ailelerine sahip çıkmazlar.

Cezayirlioğlu’nun çabalarıyla yargı devreye giriyor. Keşif yapması gereken mahkeme, keşif dahi yapmaya gerek duymadan şirketi aklıyor. Şirketlerin faaliyetlerinden ötürü çevrede meydana gelen tehlikeleri, zararları anlatan raporlar ise tam tersini söylüyor.

İnternet üzerinde konuyla ilgili bolca bilgi var. Türkiye’de herkesin bu konuyu araştırması gerekiyor. Ben başka bir noktaya dikkat çekeceğim.

Altın Madencileri Derneği, Ağustos 2019’da “Altın Madenciliğinde Kamuoyunun Merak Ettiği Konular” adıyla güzel bir çalışma hazırladı. Çalışma, özellikle siyanürle ilgili önemli bilgilere yer vermektedir. Necip Hablemitoğlu’nun “Alman Vakıfları Bergama Dosyası” isimli kitabına da atıf yapılmıştır. Ne var ki çalışmada bazı gerçekler yer almıyor; maden şirketleriyle ilgili anlatılan bazı gerçekler es geçiliyor.

Birincisi, elbette ülkemizde millî imkânlarla ve millî menfaatlerimize hizmet edecek her türlü işi baltamalakla görevli kimseler, kuruluşlar vardır. İkincisi, elbette ülkemizin kaynaklarını sömürmeye doymayan yerli ve yabancı doymazlar vardır. Bunlar millî ve dinî sömürüyle ülkemize kâbus gibi çöküyorlar. Bu iki noktada da hassas olmak gerekiyor.

Mesela bahsi geçen altın madeninin değerinin 6 milyar dolar olduğu söyleniyor. Buna karşın şirketin ödediği / ödeyeceği para 197 milyon dolar. Onu da %40 indirimle 117 milyon dolar olarak ödüyor. Bunun memleketin ekonomisine katkısı ne olabilir?

Madenin %80’i Kanadalı ortak Alacer Gold’a, %20’si Çalık Holding’in Lidya Madencilik’ine ait. Bunun neresi faydalı yatırım? Bu şirketin zehirlediği sulardan içen kuşların fotoğrafı basın arşivlerinde duruyor. Ya insanlar ne olacak?

Madencilik işinde sorumlu olmak gerekiyor. Maden işletmesi, kurulacağı yerin insanına, doğasına saygıyla kurulmalıdır. Buharlaştırıcı görevi gören cihazların havaya bulaştırıp yaydığı zehirler mi memlekete katkı sunacak?

Sorumsuzluklar nelere yol açıyor?

1971 yılında Romanya’daki Certej altın madenindeki atık barajı patladı. Zehirli suların bastığı kasabada 89 kişi hayatını kaybetti. 1984’te ABD’de yer alan Summitville altın madeninde 610 bin metreküp zehirli atık biriktiği ortaya çıktı. Şirket iflas etti, ABD meydana gelen tahribatı telafi etmek için büyük paralar harcadı. İliç’teki maden işletmesinde 23 farklı zehir kullanılıyor. Burası Türkiye’dir. Burada meydana gelen zehirlenmeyi ve olası bir felakette doğacak tahribatı hangi para ve hangi yetkili giderecek? Üstelik sızıntılar nedeniyle Fırat Nehri’nin sularının kirlendiği de tespit edilmiştir. Bu tehlike giderek büyüyor. Bunun neresi memlekete katkı? Bunun neresi ekonomiye can veriyor?

Biz niye kendimize “çöplük” muamelesi yapıyoruz? Bu millet bunu hak etmiyor!

Sözde mülteciler yüzünden insan çöplüğüne dönüyoruz. Bu konuda milletçe tepkiliyiz ama görüyoruz ki muhteşem demokrasimiz azmış azınlığın kontrolü AB’den en fazla plastik çöp alan ülke Türkiye’dir. Plastik çöp alımlarımız son 16 – 17 yılda 196 kat artmış, 2020’de 600.000 tonun üzerine çıkmıştır. Tehlikeyi en çok yaşayan ilimiz belki Adana’dır çünkü yapılan araştırmalara göre Avrupa’dan ithal edilen çöplerin önemli bir bölümü geri dönüştürülemiyor. Geri dönüşümü yapılamayan çöpler ormanlara, doğaya karışıyor. Bir kısmı yakılan çöplerin havaya zehirli gazlar saldığını ekleyeyim.

Hayatta hemen her şeyin faydasının yanında zararı vardır. İlaçlar için bile bu böyledir. Normal dozun dahi yan etkileri olabileceğini biliriz. Memleket için yapılan yatırımlara memleketin insanı karşı çıkmaz. Anagold şirketi nelere yol açacağını önceden biliyor ki çevreyle ilgili olumlu raporlar almasına rağmen köylülere dolaylı rüşvet verip dava açmamaları için teminat alıyor.

Şu soruyu sorup yazımı noktalayayım: Bu ülkede, her sektörde bütün yollar illa hep aynı ailelere çıkmak zorunda mıdır? Bu ülkenin zengin olması birkaç ailenin zenginliğine ve devlete – en çok da yargıya – nüfuz etmesine mi bağlıdır?