Türkiye’de emin olduğum bir şey vardı. İster Hristiyan, ister Yahudi isterse Müslüman olsun; şeriat temelli sistemle yönetilen ülkelerde diğer sistemlerle yönetilen ülkelere nazaran çok daha fazla “üstün insan” zihniyeti vardır. Tanrı katında değeri fazla olan veya inanılan birtakım gizemli güçlerin koruyuculuğunda olduğu söylenen kimseler, toplum nazarında daha farklı bir yere sahip oluyorlar. Din veya herhangi bir inanç sistemi, seçilmiş insanlar için büyük ölçüde değişebiliyor. Günahın, sevabın; iyinin, kötünün rengi kişiye göre değişiyor.

Yaşadığım ülkede bu gerçeği çok iyi müşahade ediyorum. Şeriat, erkeğin sultasına dayalı bir düzen olarak kurulmuş. Erkeklerin her şeye hakkı var. Birden fazla kadınla evlenebilirler. Lafa gelince Ramazan ayında kadın sesi duymak haramdır ama sokak arasında, kuytu bir köşede birini sıkıştırmakta sakınca yoktur. Böyle bir adaletsizlik Tanrı’nın düzeni olarak dayatılıyor insanlara ve bu, her yerde böyledir.

Her zaman şöyle söylenir: “Bunlar kötü örnekler, oradaki gerçek şeriat değil.”

O zaman şunu söylemek gerekir: O zaman gerçek şeriat nerede? İran’da değil, Somali’de değil, Sudan’da değil, Suudi Arabistan’da değil, Pakistan’da değil, Afganistan’da değil…

Sudan’da şeriatı getiren yasalar 1983 yılında devreye girdi. O zaman Sudanlı siyasetçiler, “Bundan sonra bize sadece Allah yol gösterecek”. 2020’ye gelindiğinde ise halk, şeriatın gitmesi için her türlü eylemi, protestoyu yapıyordu. Şeriatı büyük ölçüde kaldırıp laikliğe geçtiler de. O tarihe kadar Sudan’da Müslüman bir babanın oğlu olarak dünyaya gelip ateizmi, agonistizmi seçtiyseniz cezanız ölümdü. Birçok ülkede “hoşgörü”, “özgürlük” iddiasıyla gelen dinî yönetimler kısa zamanda şiddete yönelir. Bu bir gerçektir.

İran ve Afganistan’da kadınların desteğini alarak iktidara gelen din adamları, ilk neşteri kadınlara vurmuşlardır. İran’daki “Evin Cezaevi” meşhurdur. Kadınlara tecavüz edip onları kirleterek cehennemlik yapan bir düzen vardır orada. Taliban, eğitim konusunda verdiği sözü tutmayarak yine şaşırtmamıştır ama bunları Türkiye’de anlamıyorlar. Afganistan’a gidip gözlemde bulunan bir adam bunları anlatınca Türkiye’de birileri aynı yalana, “Ama bu şeriat değil” cümlesine sığınıyorlar, “Bizi laikliğe razı edemezsiniz” diyorlar. Biz biliyoruz ki mesele şeriatın o olup olmaması meselesi değildir. Kendisinin seçilmiş insan olacağı, kadınları mal mülk gibi alıp verecekleri, Tanrı katındaki sözde değerlerine göre toplumun üstüne çıkacakları düzeni istiyorlar.

Somali’de kadın sünneti yaygındır. Kadının cinsel organından bir parçayı son derece ilkel şartlarda keserler ve bunu küçük yaşlarda yaparlar. Sünnet işlemi sırasında kullandıkları bıçaklar yüzünden tetanoz olup ölen çocuklar vardır.  Kan kaybından ölen çocuklar vardır.

Bir karşılaştırma: 2018 yılında 10 yaşındaki Somalili bir kız çocuğu, sünnet işleminden sonra kan kaybından öldü. Doktorlar, çocuğun hastaneye geldiği zaman tetanoz olduğunu açıkladılar. Baba (?) Dahir Nur, “Bu, kültürümüzün bir parçası. Sünnetçiden şikâyetçi değiliz.” dedi. Karşılaştırmanın diğer ögesi, Türkiye’de tarikat yurtlarına gönderilip şiddet görünce veya intihar edince gündem olan çocuklardır. Bu çocukların aileleri, “Biz yurtlardan razıyız” diyorlar. Bu, siyasal İslam tarafından hoş görülüyor ama sormak isterim: 15 Temmuz’da helikopterden halka ateş açan “kör” zihniyet, kula kul olan zihniyet neydi?

Siyasal İslam, sol liboşlarla beraber Türk dünyasının en büyük belasıdır. Siyasal İslam’a geçişte bir köprü olan Türk – İslam sentezi de Türk milliyetçiliği için aynı ölçüde bela olmuştur. Atatürk’ten sonra tarih kitaplarında yapılan tahrifat Türk milliyetçiliğini değil İslamcılığı tırmandırmıştır.

Kırgızistan’da çekilmiş bir video vardı. Bir adam, kendince suçladığı bir kadıncağızın boynuna kamyon lastiği asmış, üstüne ıslatıp dövmüştü. Adalet bu mudur? Tanrı bunu mu buyuruyor? Eğer böyleyse bunu buyuranın adı Tanrı değildir, o yaratıcıya semitik adlarından biriyle seslenmek gerekir. Şeriatçıların inandığı Tanrı ile benim inandığım Tanrı aynı değildir.

Şeriatın dünyada iyi bir örneği yoktur. Asr-ı Saadet olarak adlandırılan dönemlerde bile samimi din adamları büyük zorluklar yaşamışlardır. Bir kere, mesela, Muhammed Peygamberin yaşadıklarını anlatmak yeterlidir. Dört halife devrinde Ebubekir haricinde eceliyle ölen yoktur. İbni Sina ve Farabi’ye, yaşadıkları devirde kâfir ve zındık diyen yığınlar vardı. Şimdilerde İslamcıların “Bizim böyle alimlerimiz var” diye sahip çıkmaları zamanın tuhaf bir cilvesidir. Galileo, Kopernik, Giordano Bruno da çok farklı şeyler yaşamamışlardı. Karşılarında hep kilise vardı. Galileo, diz çöktürüldüğü zaman bile “eppur si muove” demeseydi bilim ve teknoloji dünyasındaki ivme ve hız ne olurdu acaba?

Tek bir yerde iyi bir örneği olmayan, nereyi gösterseniz “Ama oradaki gerçek değil” denilen bir düzeni kendi ülkeniz için teklif edemezsiniz. Laikliğin güzel bir örneğini arıyorsanız, “Ama Araplarınki gerçek Müslümanlık değil, gerçek Müslümanlık Türkiye’de” diyenlerle, yani toplumun büyük çoğunluğuyla konuşmanız, cevabı onlardan almanız gerekir.

Benim inancımda Tanrı’nın en büyük nimeti akıl, en büyük sözü özgür iradedir. Özgür iradeyle olmayan inanç bütün sapkınlıkların anahtarıdır. Zorla olan şeylerde samimiyet olmaz. Anadan doğma inanç, inanç değil gelenektir. Neyin niye olduğunu bilmeden yetişen insanların kendilerine bile faydası olmaz. Özgür iradeli olmayan insanlar hiçbir şey üretemezler. Böyle toplumlardan aynı dini, aynı mezhebi paylaşsalar bile istedikleri gibi inanmayanların kafasını kesen caniler türer. “Zalim Batı”, “zalim gâvur” nutukları atılır ama en büyük zalimlik insanın kendine yaptığıdır.

“Bize özgürlük değil Allah gerek” deyip kıbleyi Washington veya Londra’ya çevirenler işte bu gerçekleri göremezler.